16 Nisan 2012 Pazartesi

Toplumsal Gelişmede Radyo ve Televizyon - Ünsal Oskay

Geçtiğimiz yıl vefat eden Prof. Dr. Ünsal Oskay’ın, 1971 yılında, henüz Ankara Üniversitesi Basın ve Yayın Yüksekokulu’nda asistanken kaleme aldığı bu kitabı, tam anlamıyla, döneminin iletişim sorunlarını da kapsayacak biçimde bir iletişim sosyolojisi çalışması niteliği taşıyor. Zaten bilindiği üzere Oskay iletişim alanında uzman olmakla beraber, aynı zamanda da toplumbilimci kişiliğiyle tanınan bir akademisyendi. Taa kırk yıl öncesinde Ankara’daki izbe bir matbaada basılan bu kitabı Beyoğlu’ndaki bir sahafta –tamamen tesadüf eseri- görüp almam büyük bir şanstı sanırım.

Toplumsal Gelişmede Radyo ve Televizyon / Geri Kalmışlık Açısından OLANAKLAR ve SINIRLAR - Ünsal Oskay
Hiç şüphe yok ki, kitle iletişim araçları (KİA), özellikle son 50-60 yıllık süreçte çok büyük bir güç haline geldi. Eskiden toplumu dengede tutan güçleri sayarken sadece yasamayürütme ve yargı diyip geçebiliyorduk ancak artık dengeler tamamen değişti. Öyle ki, medya, bunların yanında dördüncü bir kuvvet olmaktan çok, modern toplumun yasama, yürütme ve yargısı haline geldi. Bu kitap, 1970’li yılların hemen başında yazılmış olması itibariyle, kitle iletişim araçlarının kazandığı bu olağanüstü gücün oluşum aşamalarını yansıtması açısından oldukça önemli bir çalışma.

Kitapta radyo ve televizyonun (RTV) geri kalmış ülkelerin kalkınmalarında kullanılabilecek işlevsel bir araç olup olmadığı tartışmaya açılıyor. Oskay’ın kitabın önsözünde belirttiği üzere, kitabın yazılış amacı, RTV’nin bir kalkınma aracı olarak kullanılabilirliğini saptamak olarak özetlenmiş.

Bu kitabı okumadan evvel RTV’nin ve diğer medya organlarının (internet, yazılı medya vb.) toplumsal dönüşümü sağlayabilecek en önemli unsur olduğunu düşünürdum. Sadece medya kanalıyla halk büyük oranda bilinçlendirilebilir ve toplumsal gelişim sağlanabilir gibi bir yanılgıya sahiptim. Kitap bu düşüncelerimi yıkıp geçti. Çünkü toplumsal dönüşüm için yeterli tek dinamiğin, medyanın etkin kullanımı olmadığını anladım. Anladım ki KİA’nın toplumsal dönüşüm için faydalı bir araç olduğu su götürmez bir gerçekliktir ama bu, sınırlı bir gerçekliktir. KİA’nın yanı sıra o toplumun sosyoekonomik yapısı, KİA’yı kullanan toplumun niteliği gibi şeyler de büyük önem teşkil eder.

Devlet, radyo ve televizyonu bir kalkınma aracı olarak kullanmaya 1950’li yılların sonlarından itibaren başlıyor. Devletin yapmaya çalıştığı şey, özetle, RTV aracılığıyla halkı eğitmek (bir bakıma manipule etmek) idi. İlk olarak radyo aracılığıyla denenen bu toplumsal dönüşüm projesi, İstanbul Radyosu’nun devletleştirilmesiyle başlamış oluyordu. Radyonun devletleştirilmesindeki temel sebep, tek tip “milli” eğitimdi. Zamanla devlet kademelerinde bu işle ilgilenen Basın-Yayın ve Turizm Bakanlığı (1958) veTürkiye Radyo-Televizyon Kurumu (1965) gibi birimlerin kurulmasıyla beraber devletin radyo ve televizyona verdiği önem git gide artmaya başlamıştı. Keza televizyon aracılığıyla da halkın “eğitilebileceğini” anlayan devlet, 1966 yılında İkinci Beş Yıllık Kalkınma Planı’nda “milli güvenlik” bakımından televizyonun olumlu etkilerinin olacağını ve “milli ülkü ve düşünceleri” diğer devletlere tanıtmak için televizyonun dış politikada faydalı bir araç olabileceğini saptamış bulunuyordu. Tabi bu plan doğrultusunda devletin gerçek anlamda bir “eğitim”den çok, TV’yi millileştirip ideolojik bir aygıt haline dönüştürdüğünü çok net görebiliyoruz.

Devlet, RTV’yi ideolojik bir silah olarak halkına doğrulturken bir şeyi unutuyordu: Halkın eğitime muhtaç kesimi, yani devletin hedef kitlesi aynı zamanda yoksul ve çaresizdi, tek dertleri karınlarını doyurup yaşamlarını sürdürebilmekti. Yoksulluk içinde yaşamakta olan bu insanların çoğunun evinde ne televizyon ne de radyo vardı. Üstelik mevcut radyo yayınlarının teknik altyapısızlığı da bu yayınların bir toplumsal dönüşüm malzemesi olarak kullanılmalarını engelliyordu. Gelişmeye en muhtaç bölgeler olan köylerin radyo teknolojisinden yoksun olduğu bir dönemde devlet bu köyleri radyo yayınlarıyla eğitmeye çalışıyordu. Kendi toplumuna bu kadar yabancı bir devlet herhalde görülmemiştir. O yıllarda radyo teknolojisinin kullanımına ve yaygınlığına ilişkin bir fikir edinebilmek için aşağıdaki tabloları inceleyebilirsiniz:

Türkiye Köylerinde Radyo Alıcılarının Dağılımı (1966)
Türkiye'de Köylü Nüfusun Radyo Dinleme Yoğunluğu (1966)
Türkiye'de Tarımsal Bölgelerde Radyo Alıcısı Dağılımı (1966)
Köylerin, hatta ülkenin çoğu gerek yayın alanı dışında kalması, gerekse de radyo alıcısı satın alabilecek ekonomik güçten yoksun olması sebebiyle devletin bu “toplumsal dönüşüm” projesinden mahrum kalıyordu. Bu sorun, ileriki yıllarda da televizyon alıcısının azlığı sebebiyle tekrar ortaya çıkacaktı.

Kitaptan anlıyoruz ki, devlet, radyo ve televizyonu “eğitim amacıyla kullanmak” adı altında kitlelerin endoktrinasyonu için kullanmakla yetiniyor. Şu alıntı önemli:
359 sayılı Türkiye Radyo-Televizyon Kurumu Kuruluş Kanunu’nun 2. ve 5. Maddelerinde Kurumun “Yayın Hizmet ve Araçları” konusunda şu noktalar yer almaktadır:

a. Kurum, haber hizmeti görecektir,
b. Kurum, eğitici, öğretici, kültür ve eğitime yardımcı yayınlar yapacaktır,

c.
 Kurum, programları ile Anayasanın temel görüşlerini ve ilkelerini benimsetecektir,

d.
 Kurum, yayınları ile, Cumhuriyetin niteliklerini benimsetecektir.

e.
 Kurum, fikir, sanat, milli eğitim ve toplum kalkınması konularında programlar hazırlayacak, yayınlar yapacaktır. (s. 38)
Yukarda alıntıladığım bölümde özellikle c ve d maddeleri devletin RTV’yi ne amaçla kullandığına ilişkin önemli ipuçları veriyor. Bir diğer önemli unsur da bu maddelerin aslında toplumsal dönüşümü amaçlamaktan ziyade mevcut toplumsal yapıyı pekiştirme amacı taşıdığı meselesidir. Eğitimin “milli eğitim” olarak geçtiği bir kanun maddesinden herhalde aksini beklemek hata olurdu.

Yine, mesela Devlet Planlama Teşkilatı’nın 1963 yılında yayımladığı bir raporda en iyi öğretmenlerin radyo mikrofonları başına getirileceği ve bu sayede emek ve iş gücünden tasarruf ederek daha çok insana nitelikli eğitim verilebileceğinden söz ediliyor. DPT, başta da dediğim gibi, ülkenin büyük bir kısmında radyo teknolojisi bulunmadığını unutmuş olsa gerek ki, eğitim için hiçbir somut öneri ve uygulama getirmediği gibi tüm umutlarını radyoya bağlamış. Radyo, normal eğitim kurumlarına yardımcı bir araç konumunda olmalıyken, DPT ve diğer devlet kurumları tarafından okul ile bir tutulmuş ve hatta radyoya okulun yerine geçen bir rol biçilmiş. Sonuç, elbette ki başarısızlık.

Özellikle köylere yönelik olarak geliştirilen bu kalkınma projesinin gerçekleşememesindeki bir diğer sebep de, köylüyü mevcut sosyal yapıdan vazgeçirmek için hiçbir somut adım atmadan direkt olarak radyo kanalıyla beyin yıkama yoluna gidilmesidir. Çağdaş eğitim denen şeyin ancak ve ancak çağdaş bir toplumsal yapıda gerçekleşebileceği gerçeğini devlet unutmuştur. Kaldı ki köylere yönelik geliştirilen bu projenin “çağdaşlığı” da tartışmaya açılmalıdır. Çağdaş değerler olarak köylüye sunulan değerler nelerdir? Devlet, köylünün hangi alışkanlıklarını niçin yıkmak istemektedir? Devletin dayattığı ideolojik görüşün köylüye getirisi ve götürüsü ne olacaktır? Devlet gerçekten eğitim amacı mı güdüyor, yoksa manipulasyon peşinde mi? Bu soruların yanıtlarını herhalde az çok tahmin edebiliyorsunuzdur.

İkinci Beş Yıllık Kalkınma Planı’nda televizyonun eğitimdeki rolünün de önem kazandığını görüyoruz. Televizyonla ilgili öne sürülen şu görüşler oldukça çarpıcı:
(...)
g. Eğitimde fırsat eşitliği olmayan ülkemizde, televizyon ve radyo aracılığı ile “eğitim azınlığın yararlandığı bir imkan olmaktan çıkarılabilir... çoğunluğa mal edilebilir.”

h. Gelişmekte olan ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de televizyon sürekli eğitim kaynağı olacaktır. Televizyon, “toplumun yaşama koşullarını çabucak değiştirecek, köylerin ve köylülerin bilgi ve görgü ufuklarını genişletecektir.” (s. 50)
Bunların hiçbirinin gerçekleşmediği ortadadır. Her ne kadar TRT uzunca bir süre halkı bu planlar doğrultusunda “eğitmeye” çalışmışsa da, verim alınamadığını görebiliyoruz. Niçin bu planların verimli olmadığı ise Oskay’ın şu cümlelerinden anlaşılabilir:
Bunun [toplum psikolojisinin toplumsal dönüşüme hazır hale getirilebilmesinin] yapılması ise, yolu, suyu, okulu, geçinecek toprağı, yakınında “devleti” olmayan köye televizyon yayınında bulunmakla değil, toplumun ekonomik, toplumsal ve siyasal yapısını yeniden düzenlemekle; halkçı ve yenilikçi “devleti” taşraya kadar yaymakla gerçekleştirilebilir. (s. 52)
Özellikle TRT’nin kurulmasından sonra devlet RTV yoluyla planlı kalkınma çalışmalarına daha fazla önem vermeye başlıyor. Radyolarda ve televizyonlarda birçok eğitim programı yayınlanıyor. Özellikle çiftçilere yönelik tarım programları, eğitimsiz insanlara yönelik ilkokul düzeyindeki eğitim programları, dil eğitimine yönelik bazı programlar radyolarda yayımlanmaya başlanıyor. Ancak tüm bu çalışmalar, beklenen verimi sağlamamış ve hüsranla sonuçlanmıştır.

Başarısızlığın sebebi çok açık: Kitle haberleşmesinin toplum üzerinde tek başına yenileşme ve dönüşüm yaratması beklenmemeliydi. KİA, ancak diğer etmenlerin de bileşimiyle beklenen dönüşümü sağlayabilirdi. Oskay’ın da dediği gibi, yolu suyu elektriği olmayan köye radyo ve televizyon yoluyla tepeden inme bir anlayışla eğitim vermek hatalı bir politikaydı. Öncelikle devlet, bu köydeki mevcut sosyoekonomik sorunların üstesinden gelmek için politika üretmeli, mevcut toplumsal ilişkileri, üretim ilişkilerini, ekonomik ilişkileri düzenlemeye yönelik adımlar atmalı ve bu sayede köy halkına kendini kabul ettirmeliydi.

Oskay’ın bu incelemesi oldukça değerli; çünkü KİA’nın Türkiye’de devletin ideolojik aygıtlarından biri haline gelişinin ilk nüvelerini ve bu dönüşümün habercisi olan olayları bu kitapta okuyabiliyoruz. Radyo ve televizyon kurumlarının kuruluş ve devletleştirilmesi aşamalarını ve de bu araçların endoktrinasyon aracına dönüştürülmeleri sürecini detaylı bir şekilde görebiliyoruz. Devletin “eğitim” amacıyla yaygınlaştırdığı RTV’nin bugün ulaştığı düzey ortada. Kültür endüstrisinin kurbanı olan kitle iletişimi, bugün büyük oranda popüler kültüre hizmet etmekle meşgul. Halkı eğitmek bir yana, medya, halkı aptallaştıran bir kurum olarak varlığını sürdürmeye devam ediyor. Tüm bu sürecin izlerini bu kitapta bulabiliyoruz.

İletişim sosyolojisi çalışmak isteyen meraklılara duyrulur. Kitabın kaynakçası da oldukça zengin, incelemeye değer. Okumak isteyenler muhtemelen kütüphanelerden bu kitaba ulaşabilirler.

İyi okumalar.