21 Haziran 2012 Perşembe

Güneşe Bakmak Ölümle Yüzleşmek - IRVIN YALOM

Yıllarca ölümcül hastalıklara tutulmuş hastalarla çalışan psikoterapist Irvin Yalom'un bu kitabı, ölüm/ölüm korkusu üzerine kaleme alınmış oldukça güzel bir kitap.

Kitaba ilk başladığımda soluk soluğa ve büyük bir merakla, uykulu olmama rağmen 30-40 sayfa kadar okuduğumu hatırlıyorum. İlk bölümde tarihte ölüm temasıyla ilgilenen düşünürlerden Epikouros'un konu edildiğini görüyoruz. Yalom, Epikouros'u "proto-varoluşçu(proto: ilkel, önceden) bir düşünür olarak ele aldığını belirtiyor. İnsanların günümüzde bu düşünüre "duyusal zevklere önem veren insanları tanımlıyor" diye yaklaştığını fakat bu düşünürün, özünde ölüm duygusunu çok iyi anlattığını söylüyor. Daha doğrusu, aslında Epikouros'un bu düşüncesinin altında ölüm duygusunun bastırılması gerekliliğinin yattığını ifade ediyor.
Epikouros duyusal zevki savunmuyordu; dinginliğe (ataraksiya) ulaşmak onu daha fazla ilgilendiriyordu.

Eprikouros "tıbbi felsefe" uygulamış ve bir doktorun bedeni tedavi etmesi gibi bir filozofun da ruhu tedavi etmesi gerektiğinde ısrar etmişti. Bu görüşe göre felsefenin yalnızca tek bir doğru amacı vardı: insanın mutsuzluğunu dindirmek. Peki bu mutsuzluğun kökeni nedir? Epikouros bunun her zaman ve her yerde var olan ölüm olduğuna inanıyordu. Kaçınılmaz ölümün ürkütücü hayalinin insanın hayattan zevk almasını engellediğini ve hiçbir zevkin tam anlamıyla yaşanmasına izin vermediğini söylüyordu. (Sayfa: 12)
Irvin Yalom kitabın ikinci bölümünde, psikoterapistlerin ölüm konusunda çok büyük bir yanılgı içerisinde olduklarını iddia eder ve "ölüm korkusunun gerçekte ölümün kendisiyle ilgili bir kaygı olmayıp, başka bir problemi maskelediğini" düşünenleri eleştirir. Psikoterapistlerin yıllarca bu şekilde düşünerek, ölüm kaygısının üzerine yeterince gidemediklerini ve bu sebeple bu alanda büyük gelişimler yaşanamadığını söyler. Yalom bu kitabında ölüm anksiyeteleri konusunda oldukça detaylı bir iz sürmüş. Ölüm döşeğinde olan veya ölüm korkusuyla yaşayan onlarca hastayla görüşerek, bu terapiler sonrasında edindiği deneyimleri bizlerle paylaşmış. Okurken, hem birbirinden farklı ve ilginç onlarca insan hayatına tanık oluyoruz hem de her birinin ölüm korkusunun altında yatan sebeplerle, kendi korkularımızı yüzleştirme olanağı bulup kendi endişelerimizi de gözden geçirme deneyimini yaşıyoruz.

Beni bu kitapta en çok etkileyen kısımlardan birisi de üçüncü bölüm, yani "UYANMA DENEYİMİ" adlı bölüm oldu. Burada Yalom'un bahsettiği şey kısaca şuydu: İnsanlar hayatlarının belli evrelerinde, örneğin 50-60-70 gibi kritik doğumgünlerinde, 20 yıl sonra yeniden bir araya geldikleri üniversite toplantılarında veya yıllardır görmedikleri arkadaşlarıyla aniden yüz yüze geldiklerinde büyük bir şok geçirirler. Bu şokun sebebi, yıllar yılı görmedikleri arkadaşlarının yaşadığı değişime aniden tanıklık etmeleridir. Örneğin mezuniyetten 20 yıl sonra gerçekleştirilen bir üniversite toplantısında bilinçli veya bilinçsiz olarak birçok olayla karşı karşıya kalırız. Mesela toplantıya katılamayan bazı arkadaşlarımızın öldüğünü öğrenebiliriz. Bazı arkadaşlarımızın çok yıprandığını ve yaşlandığını, bazılarınınsa hala çok genç göründüklerini görebiliriz. İş hayatında çok iyi yerlere gelen arkadaşlarımız olduğunu görüp, kendimizle hesaplaşmaya başlayabiliriz. Bütün bu deneyimler sonucunda bir şeyin farkına varırız: ÖLÜM. Çünkü görürüz ki yıllar önce son kez gördüğümüz bu genç insanların tümü, yaşlanmışlardır veya değişime uğramışlardır (hatta ölmüşlerdir). Bu durum bize ölüm olgusunu hatırlatır ve rahatsızlık verir. İşte insanın, hayatında belli dönemlerde yaşadığı bu şok etkisine "uyanma deneyimi" adını vermiş Yalom.

Bugünlerde Facebook'ta ilkokul arkadaşlarımızı bulup, sonra da onların ne kadar da çok değiştiklerini görmemiz de bizim açımızdan bir uyanma deneyimidir. Dünyanın değiştiğini, değişimin bu kadar acımasız ve hızlı olduğunu görmek bizi farklı farklı uyanma deneyimlerine sevk eder ve hep içten içe ölümü hatırlatır.

Aslında ölüm fikriyle yüzleşmek çok da kötü değildir. Ölüm fikriyle gerçek anlamda yüz yüze gelmek, mesela ölümcül bir hastalığa yakalanmak, bizi hayata daha sıkı tutunmaya teşvik edebilir. "Uyanma deneyimi" aslında tam olarak budur. Örneğin bir insan huzurevine taşındığında, çok önemli bir ilişkisini sonlandırdığında, eşinin ölümüyle karşılaştığında... aslında yeni bir hayata adım atıyordur. Bu yeni hayat hem ölüm bilinciyle donatılmış, hem de hayattan zevk alma noktasında eskiye nazaran daha da iyileştirilmiş bir hayattır. Yalom bunu şöyle ifade ediyor:
Ölümle yüzleşmek anksiyete doğurur, ama aynı zamanda hayatı zenginleştirecek bir potansiyel de taşır. (Sayfa: 73)
Kitabın 4. bölümüne geldiğimizde Yalom'un tarihteki önemli düşünürlerin fikirlerini konu edinerek ölüm anksiyetesi üzerine çok başarılı bir şekilde durduğunu görüyoruz. Bu bölümde Yalom'un özel ilgi gösterdiği ve kitabının büyük oranda temelini oluşturduğu Epikouros'tan çok geniş bir şekilde bahsedilmiş.

Özetlemek gerekirse, Epikouros, felsefenin gerçek amacının insanı acıdan kurtarmak olduğunu söylüyor. İnsanı acıya sevk eden şeyinse her yerde ve her zaman var olan ölüm korkusu olduğunu belirtiyor. Aşırı dindarlık, aşırı zenginlik, güç ve onur kazanma ihtiyacının aşırılaştırılması gibi davranışların, ölümsüzlük kazanma ve öldükten sonra da dünyada varlığını sürdürebilme ihtiyacıyla ortaya çıktığını söylüyor. Yalom da kitabın ilerleyen sayfalarında Epikouros'un bu görüşüne binaen "Dalgalanma" adını verdiği, kendini geleceğe taşıma -yani bir nevi ölümsüzleşme- çabasına değinecektir.

Epikouros'un, ölüm anksiyetesini hafifletme hususunda "Ölümün Nihai Hiçliği" konusunu ele aldığını görüyoruz. Ona göre ruh ölümlüdür ve ölümle birlikte dağılır. Dağılan şey algılanamaz ve dolayısıyla öldüğümüz zaman, öldüğümüzün ve ölümün farkında olmayız. O, "Benim olduğum yerde ölüm yok, ölümün olduğu yerde ben yokum" diyerek, algılamamızın mümkün olmadığı ölüm duygusundan korkmamızın yersiz olduğunu savunmuştur.

Kitapta ilgimi çeken diğer bir şey, demin de belirttiğim gibi Yalom'un Epikouros'un fikriyatına dayanarak elde ettiği "Dalgalanma" başlığıydı. Burada Yalom, insanın bir varlık olarak kendinden sonra gelecek insanlar üzerinde dalga dalga etki yaratacağını söylüyor. Yani dingin suya bir damla su damlattığınızı düşünün. Oluşan dalgalar merkezden hızla uzaklaşır ve git gide yok olurlar. İşte insan, bu dalgaların merkezindedir. Her insan başlı başına bir merkezdir ama her insanın etki alanı birbirinden farklıdır. Dalgalanma isteği, insanın fanilik bilincinin bir yansımasıdır ve bu fanilik bilincini en alt düzeye çekme isteğinden ibarettir. Biz öldükten sonra bile, bir parçamızın, mesela fikirlerimizin veya eserlerimizin varlığını sürdürmeye devam edecek olması insanı rahatlatır. Ölüm hissiyatını en aza indirger.

Yalom, Epikouros haricinde Nietzche'den, Goethe'den, Schopenhauer'dan da bahsederek, ölüm fikrinin nasıl engellenebileceğini bolca örneklendirir. Ayrıca hastalarıyla olan deneyimlerini, terapi notlarını da büyük bir zevkle ve merakla okuyacağınızı düşünüyorum. Örneğin bu terapi notlarından birisi şöyle:
(Ölümcül kanser hastalarının yer aldığı ve genel olarak olumsuz ilerleyen bir grup terapisinde):

Ve sonra bir gün bir üye grubu bir duyuruyla açtı: "Her şeye rağmen hala başkalarına sunabileceğim bir şey olduğuna karar verdim. Örneğin, nasıl ölüneceğine ilişkin bir örnek olabilirim. Çocuklarıma ve arkadaşlarıma ölümle cesur ve vakur bir şekilde karşılaşmaları için model oluşturabilirim.
Ne kadar ilginç bir yaklaşım, ne kadar müthiş bir hayata tutunma örneği, değil mi? Kitap buna benzer birbirinden farklı birçok yaşanmış terapi anektotlarıyla dolu.

Irvin Yalom kitabında, kendisi hakkında da oldukça samimi itiraflarda bulunuyor. Bu itiraf ve bilgilendirmeler, kitabın okunulabilirliğini arttırdığı gibi, ikna ediciliğini de arttırmış. Yani Yalom'un bir psikoterapist olarak kendini okuruna (hastasına) açması, kendisi hakkında bilgi verip kendi deneyimlerini okurla (hastayla) paylaşması, okuma (tedavi) süreci boyunca okura (hastaya) bir hayli güven aşılıyor diyebilirim. Zaten kendisinin de bahsettiği üzere, bu "kendini hastaya açma" yöntemini, tedavilerinde de sık sık kullanırmış ve öğrencilerine de öğretirmiş.

Yalom'un okuyucuya anlattığı şeylerden birisi de, kendi ölüm anksiyetesinin üstesinden nasıl geldiği konusudur. Birçok alt başlık halinde anlattığı bu kurtuluş reçetesinden herkes kendine bir pay çıkarabilir.

Din konusunun, dini düşüncelerin ölüm duygusunu tetiklediğini söyleyen Yalom, hayatı boyunca hiçbir zaman dini inanca sahip olmadığını söylüyor. Din konusundaki fikirlerini özetlemek için sanırım şu cümlesini alıntılamak yeterli olacaktır:
Cemaatin bu kadar zalim, kibirli, kindar, kıskanç ve övgüye aç ilahi bir varlığa olan bağlılığına çok şaşırmıştım.
Kitabın son bölümüne geldiğimizde, Yalom'un psikoterapist adaylarına yönelttiği tavsiyeleri okuyoruz. Aslında bütün bu tavsiyeleri zaten bildiğimizi, çünkü kitabı okurken, Yalom'un kendi tedavi tekniklerini zaten okumuş olduğumuzu görüyoruz. Dolayısıyla bu bölüm, okuyucuya iyi bir tekrar ve bütünleme olanağı sunan bir bölüm olarak kitabı nihayete erdiriyor.

Bu kitabı niçin okumalısınız:
  1. Ölüm/ölümlülük konusundaki fikirlerinizi zenginleştirmek için.
  2. Yalom ve Epikouros başka olmak üzere, büyük düşünürlerin ölüm hakkındaki fikirlerini çok anlaşılır bir dille okuyup kavrayabilmek için.
  3. Psikoterapiye ilgi duyuyorsanız, bir terapinin nasıl gerçekleştiğini ve terapi esnasında nelerin yaşanabildiğini öğrenmek istiyorsanız.
  4. Birbirinden farklı onlarca normal insanın hayatına ve ölüm anksiyetesinin üstesinden nasıl gelebildiklerine tanıklık edebilmek için.
  5. Belki de benim gibi, Irvin Yalom ile ilk tanışmanızı gerçekleştirmek için okumalısınız. Diğer kitaplarını henüz okumadım fakat ilk okuduğum kitabı olan bu kitap, Yalom'la tanışmak ve onu sevmek için iyi bir fırsat.

İyi okumalar.

14 Mayıs 2012 Pazartesi

Kapital Manga Cilt: 1 - Karl Marx, East Press

Küçükken, Karl Marx'ın Kapital adlı kitabı gibi cilt cilt, kalın kalın kitaplar gördüğümüzde "tuğla gibi kitap" derdik. Hep korkardık bu kitaplardan. Çünkü ne zaman okumaya kalksak, 10 sayfa okuduktan sonra bıkacağımızı düşünür, hep kaçardık. Gözümüz korkardı. Hele ki içerisinde anlaşılması güç kavramlar ve uzun uzun cümleler yer alıyorsa, yüzüne bile bakmazdık. Böyle kalın kitaplar okuyabilenlere büyük bir hayranlık beslerdik.



Kapital'i okumak, büyük bir felsefi birikim, derin bir iktisadi bilgi ve sabır ister. Temelsizce yapılmış bir Kapital okumasından sonuç alınabileceğini düşünmüyorum. Kitabın (Kapital'in) herhangi bir cildine şöyle bir göz attığımızda bile bunu çok net anlayabiliriz. Her şeyden önce Kapital'i sindirerek okumak, zaman gerektiren bir şeydir. İnsanlar (ben de dahil olmak üzere) genelde okumaktan korktuklarından dolayı Kapital'i okumaya cesaret edemezler.

Kapital Manga, Kapital okumak isteyenlerin tüm bu korkularını azaltabilecek nitelikte bir kitap.

Kitap, kendi küçük imalathanesinde peynir üretimi yapan Robin adlı basit meta üreticisinin, Daniel adlı bir kapitalist (finans uzmanı) tarafından nasıl canavarlaştırıldığını ve sömürü çarkına dahil edildiğini anlatıyor. Kapitalist üretim sürecini, artı-değer teorisini, sömürüyü, kullanım değerini, emek gücünü, mübadele değerini, mal ve meta ayrımını çok güzel ve anlaşılabilir bir biçimde resmediyor.

Kitapta, kapitalist üretim sürecinin ne kadar acımasız (ve Marksist deyişleinsani-olmayan) tarzda işlediğini çok net görebiliyoruz.



Tamamı 192 sayfa olan kitap, bir solukta okunuveriyor. Yetişkinlerden ziyade, çocuklara okutulması daha iyi olur kanaatindeyim. Yayınevine sorduğumda kitabın ikinci cildinin muhtemelen Ocak 2010 civarında çıkacağını öğrendim. Haberiniz olsun! Şimdiden merakla bekliyorum.

İyi okumalar.

16 Nisan 2012 Pazartesi

Toplumsal Gelişmede Radyo ve Televizyon - Ünsal Oskay

Geçtiğimiz yıl vefat eden Prof. Dr. Ünsal Oskay’ın, 1971 yılında, henüz Ankara Üniversitesi Basın ve Yayın Yüksekokulu’nda asistanken kaleme aldığı bu kitabı, tam anlamıyla, döneminin iletişim sorunlarını da kapsayacak biçimde bir iletişim sosyolojisi çalışması niteliği taşıyor. Zaten bilindiği üzere Oskay iletişim alanında uzman olmakla beraber, aynı zamanda da toplumbilimci kişiliğiyle tanınan bir akademisyendi. Taa kırk yıl öncesinde Ankara’daki izbe bir matbaada basılan bu kitabı Beyoğlu’ndaki bir sahafta –tamamen tesadüf eseri- görüp almam büyük bir şanstı sanırım.

Toplumsal Gelişmede Radyo ve Televizyon / Geri Kalmışlık Açısından OLANAKLAR ve SINIRLAR - Ünsal Oskay
Hiç şüphe yok ki, kitle iletişim araçları (KİA), özellikle son 50-60 yıllık süreçte çok büyük bir güç haline geldi. Eskiden toplumu dengede tutan güçleri sayarken sadece yasamayürütme ve yargı diyip geçebiliyorduk ancak artık dengeler tamamen değişti. Öyle ki, medya, bunların yanında dördüncü bir kuvvet olmaktan çok, modern toplumun yasama, yürütme ve yargısı haline geldi. Bu kitap, 1970’li yılların hemen başında yazılmış olması itibariyle, kitle iletişim araçlarının kazandığı bu olağanüstü gücün oluşum aşamalarını yansıtması açısından oldukça önemli bir çalışma.

Kitapta radyo ve televizyonun (RTV) geri kalmış ülkelerin kalkınmalarında kullanılabilecek işlevsel bir araç olup olmadığı tartışmaya açılıyor. Oskay’ın kitabın önsözünde belirttiği üzere, kitabın yazılış amacı, RTV’nin bir kalkınma aracı olarak kullanılabilirliğini saptamak olarak özetlenmiş.

Bu kitabı okumadan evvel RTV’nin ve diğer medya organlarının (internet, yazılı medya vb.) toplumsal dönüşümü sağlayabilecek en önemli unsur olduğunu düşünürdum. Sadece medya kanalıyla halk büyük oranda bilinçlendirilebilir ve toplumsal gelişim sağlanabilir gibi bir yanılgıya sahiptim. Kitap bu düşüncelerimi yıkıp geçti. Çünkü toplumsal dönüşüm için yeterli tek dinamiğin, medyanın etkin kullanımı olmadığını anladım. Anladım ki KİA’nın toplumsal dönüşüm için faydalı bir araç olduğu su götürmez bir gerçekliktir ama bu, sınırlı bir gerçekliktir. KİA’nın yanı sıra o toplumun sosyoekonomik yapısı, KİA’yı kullanan toplumun niteliği gibi şeyler de büyük önem teşkil eder.

Devlet, radyo ve televizyonu bir kalkınma aracı olarak kullanmaya 1950’li yılların sonlarından itibaren başlıyor. Devletin yapmaya çalıştığı şey, özetle, RTV aracılığıyla halkı eğitmek (bir bakıma manipule etmek) idi. İlk olarak radyo aracılığıyla denenen bu toplumsal dönüşüm projesi, İstanbul Radyosu’nun devletleştirilmesiyle başlamış oluyordu. Radyonun devletleştirilmesindeki temel sebep, tek tip “milli” eğitimdi. Zamanla devlet kademelerinde bu işle ilgilenen Basın-Yayın ve Turizm Bakanlığı (1958) veTürkiye Radyo-Televizyon Kurumu (1965) gibi birimlerin kurulmasıyla beraber devletin radyo ve televizyona verdiği önem git gide artmaya başlamıştı. Keza televizyon aracılığıyla da halkın “eğitilebileceğini” anlayan devlet, 1966 yılında İkinci Beş Yıllık Kalkınma Planı’nda “milli güvenlik” bakımından televizyonun olumlu etkilerinin olacağını ve “milli ülkü ve düşünceleri” diğer devletlere tanıtmak için televizyonun dış politikada faydalı bir araç olabileceğini saptamış bulunuyordu. Tabi bu plan doğrultusunda devletin gerçek anlamda bir “eğitim”den çok, TV’yi millileştirip ideolojik bir aygıt haline dönüştürdüğünü çok net görebiliyoruz.

Devlet, RTV’yi ideolojik bir silah olarak halkına doğrulturken bir şeyi unutuyordu: Halkın eğitime muhtaç kesimi, yani devletin hedef kitlesi aynı zamanda yoksul ve çaresizdi, tek dertleri karınlarını doyurup yaşamlarını sürdürebilmekti. Yoksulluk içinde yaşamakta olan bu insanların çoğunun evinde ne televizyon ne de radyo vardı. Üstelik mevcut radyo yayınlarının teknik altyapısızlığı da bu yayınların bir toplumsal dönüşüm malzemesi olarak kullanılmalarını engelliyordu. Gelişmeye en muhtaç bölgeler olan köylerin radyo teknolojisinden yoksun olduğu bir dönemde devlet bu köyleri radyo yayınlarıyla eğitmeye çalışıyordu. Kendi toplumuna bu kadar yabancı bir devlet herhalde görülmemiştir. O yıllarda radyo teknolojisinin kullanımına ve yaygınlığına ilişkin bir fikir edinebilmek için aşağıdaki tabloları inceleyebilirsiniz:

Türkiye Köylerinde Radyo Alıcılarının Dağılımı (1966)
Türkiye'de Köylü Nüfusun Radyo Dinleme Yoğunluğu (1966)
Türkiye'de Tarımsal Bölgelerde Radyo Alıcısı Dağılımı (1966)
Köylerin, hatta ülkenin çoğu gerek yayın alanı dışında kalması, gerekse de radyo alıcısı satın alabilecek ekonomik güçten yoksun olması sebebiyle devletin bu “toplumsal dönüşüm” projesinden mahrum kalıyordu. Bu sorun, ileriki yıllarda da televizyon alıcısının azlığı sebebiyle tekrar ortaya çıkacaktı.

Kitaptan anlıyoruz ki, devlet, radyo ve televizyonu “eğitim amacıyla kullanmak” adı altında kitlelerin endoktrinasyonu için kullanmakla yetiniyor. Şu alıntı önemli:
359 sayılı Türkiye Radyo-Televizyon Kurumu Kuruluş Kanunu’nun 2. ve 5. Maddelerinde Kurumun “Yayın Hizmet ve Araçları” konusunda şu noktalar yer almaktadır:

a. Kurum, haber hizmeti görecektir,
b. Kurum, eğitici, öğretici, kültür ve eğitime yardımcı yayınlar yapacaktır,

c.
 Kurum, programları ile Anayasanın temel görüşlerini ve ilkelerini benimsetecektir,

d.
 Kurum, yayınları ile, Cumhuriyetin niteliklerini benimsetecektir.

e.
 Kurum, fikir, sanat, milli eğitim ve toplum kalkınması konularında programlar hazırlayacak, yayınlar yapacaktır. (s. 38)
Yukarda alıntıladığım bölümde özellikle c ve d maddeleri devletin RTV’yi ne amaçla kullandığına ilişkin önemli ipuçları veriyor. Bir diğer önemli unsur da bu maddelerin aslında toplumsal dönüşümü amaçlamaktan ziyade mevcut toplumsal yapıyı pekiştirme amacı taşıdığı meselesidir. Eğitimin “milli eğitim” olarak geçtiği bir kanun maddesinden herhalde aksini beklemek hata olurdu.

Yine, mesela Devlet Planlama Teşkilatı’nın 1963 yılında yayımladığı bir raporda en iyi öğretmenlerin radyo mikrofonları başına getirileceği ve bu sayede emek ve iş gücünden tasarruf ederek daha çok insana nitelikli eğitim verilebileceğinden söz ediliyor. DPT, başta da dediğim gibi, ülkenin büyük bir kısmında radyo teknolojisi bulunmadığını unutmuş olsa gerek ki, eğitim için hiçbir somut öneri ve uygulama getirmediği gibi tüm umutlarını radyoya bağlamış. Radyo, normal eğitim kurumlarına yardımcı bir araç konumunda olmalıyken, DPT ve diğer devlet kurumları tarafından okul ile bir tutulmuş ve hatta radyoya okulun yerine geçen bir rol biçilmiş. Sonuç, elbette ki başarısızlık.

Özellikle köylere yönelik olarak geliştirilen bu kalkınma projesinin gerçekleşememesindeki bir diğer sebep de, köylüyü mevcut sosyal yapıdan vazgeçirmek için hiçbir somut adım atmadan direkt olarak radyo kanalıyla beyin yıkama yoluna gidilmesidir. Çağdaş eğitim denen şeyin ancak ve ancak çağdaş bir toplumsal yapıda gerçekleşebileceği gerçeğini devlet unutmuştur. Kaldı ki köylere yönelik geliştirilen bu projenin “çağdaşlığı” da tartışmaya açılmalıdır. Çağdaş değerler olarak köylüye sunulan değerler nelerdir? Devlet, köylünün hangi alışkanlıklarını niçin yıkmak istemektedir? Devletin dayattığı ideolojik görüşün köylüye getirisi ve götürüsü ne olacaktır? Devlet gerçekten eğitim amacı mı güdüyor, yoksa manipulasyon peşinde mi? Bu soruların yanıtlarını herhalde az çok tahmin edebiliyorsunuzdur.

İkinci Beş Yıllık Kalkınma Planı’nda televizyonun eğitimdeki rolünün de önem kazandığını görüyoruz. Televizyonla ilgili öne sürülen şu görüşler oldukça çarpıcı:
(...)
g. Eğitimde fırsat eşitliği olmayan ülkemizde, televizyon ve radyo aracılığı ile “eğitim azınlığın yararlandığı bir imkan olmaktan çıkarılabilir... çoğunluğa mal edilebilir.”

h. Gelişmekte olan ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de televizyon sürekli eğitim kaynağı olacaktır. Televizyon, “toplumun yaşama koşullarını çabucak değiştirecek, köylerin ve köylülerin bilgi ve görgü ufuklarını genişletecektir.” (s. 50)
Bunların hiçbirinin gerçekleşmediği ortadadır. Her ne kadar TRT uzunca bir süre halkı bu planlar doğrultusunda “eğitmeye” çalışmışsa da, verim alınamadığını görebiliyoruz. Niçin bu planların verimli olmadığı ise Oskay’ın şu cümlelerinden anlaşılabilir:
Bunun [toplum psikolojisinin toplumsal dönüşüme hazır hale getirilebilmesinin] yapılması ise, yolu, suyu, okulu, geçinecek toprağı, yakınında “devleti” olmayan köye televizyon yayınında bulunmakla değil, toplumun ekonomik, toplumsal ve siyasal yapısını yeniden düzenlemekle; halkçı ve yenilikçi “devleti” taşraya kadar yaymakla gerçekleştirilebilir. (s. 52)
Özellikle TRT’nin kurulmasından sonra devlet RTV yoluyla planlı kalkınma çalışmalarına daha fazla önem vermeye başlıyor. Radyolarda ve televizyonlarda birçok eğitim programı yayınlanıyor. Özellikle çiftçilere yönelik tarım programları, eğitimsiz insanlara yönelik ilkokul düzeyindeki eğitim programları, dil eğitimine yönelik bazı programlar radyolarda yayımlanmaya başlanıyor. Ancak tüm bu çalışmalar, beklenen verimi sağlamamış ve hüsranla sonuçlanmıştır.

Başarısızlığın sebebi çok açık: Kitle haberleşmesinin toplum üzerinde tek başına yenileşme ve dönüşüm yaratması beklenmemeliydi. KİA, ancak diğer etmenlerin de bileşimiyle beklenen dönüşümü sağlayabilirdi. Oskay’ın da dediği gibi, yolu suyu elektriği olmayan köye radyo ve televizyon yoluyla tepeden inme bir anlayışla eğitim vermek hatalı bir politikaydı. Öncelikle devlet, bu köydeki mevcut sosyoekonomik sorunların üstesinden gelmek için politika üretmeli, mevcut toplumsal ilişkileri, üretim ilişkilerini, ekonomik ilişkileri düzenlemeye yönelik adımlar atmalı ve bu sayede köy halkına kendini kabul ettirmeliydi.

Oskay’ın bu incelemesi oldukça değerli; çünkü KİA’nın Türkiye’de devletin ideolojik aygıtlarından biri haline gelişinin ilk nüvelerini ve bu dönüşümün habercisi olan olayları bu kitapta okuyabiliyoruz. Radyo ve televizyon kurumlarının kuruluş ve devletleştirilmesi aşamalarını ve de bu araçların endoktrinasyon aracına dönüştürülmeleri sürecini detaylı bir şekilde görebiliyoruz. Devletin “eğitim” amacıyla yaygınlaştırdığı RTV’nin bugün ulaştığı düzey ortada. Kültür endüstrisinin kurbanı olan kitle iletişimi, bugün büyük oranda popüler kültüre hizmet etmekle meşgul. Halkı eğitmek bir yana, medya, halkı aptallaştıran bir kurum olarak varlığını sürdürmeye devam ediyor. Tüm bu sürecin izlerini bu kitapta bulabiliyoruz.

İletişim sosyolojisi çalışmak isteyen meraklılara duyrulur. Kitabın kaynakçası da oldukça zengin, incelemeye değer. Okumak isteyenler muhtemelen kütüphanelerden bu kitaba ulaşabilirler.

İyi okumalar.

28 Kasım 2011 Pazartesi

Erotik Türk Sineması - Giovanni Scognamillo & Metin Demirhan

Biz Türk filmlerindeki tecavüz sahnelerini izleyerek masturbasyon yapmış bir halkın çocuklarıyız, kimse bizden saf ve temiz duygular beklemesin!
Nihat Genç
Yazıya bu alıntıyla başlamamın bir nedeni var. Bizler toplum olarak ne yazık ki cinsel duygularını daima bastırmış, cinselliği tabulaştırmış, namus diye bir kavram üretip altını tam olarak dolduramamış, okullardaki cinsel eğitim derslerinden bile korkmuş bir toplumuz. Okullarda cinsel eğitim dersi verileceği haberi ilk açıklandığında insanlar haftalarca tüm medya kanallarında bu konuyu tartışmışlardı. Basit bir cinsel eğitim dersi bile bizler için aşılması güç bir tabu halini almıştı.



Erotik Türk Sineması (ETS) var olduğu dönem boyunca bir anlamda tüm bu bastırılmış duygulara hitap etmiştir. Bu anlamda ETS, Türkiyeli sinemacıların ve sosyologların ciddi anlamda araştırmaları gereken bir alandır. Çünkü ETS, gerek sinema salonlarıyla, gerek afişleriyle, gerek film adlarıyla, gerekse de izleyici kitlesi ve dönemin koşullarıyla ciddi bir sosyolojik vakadır. Ortaya çıktığı dönem itibariyle irili ufaklı birçok toplumsal reflekse sebebiyet vermiştir.

Erotik sinemayı tartışmadan önce erotizmin ne anlama geldiğini tartışmalıyız. Erotik olan nedir? Salt çıplaklık, kaba etleri sergilemek, kameranın karşısına geçip sevişmek veya duygusuzca teşhircilik yapmak erotik midir? Hayır, erotizm için bunlar yeterli değil. Sinema açısından bakarsak, erotik sinemada erotizmi tam anlamıyla hissettirebilmek için görsel anlamda bir bütünlük sağlanmalıdır. Kullanılan dekor, olayın geçtiği mekan, aksesuarlar, müzik, ışık, kamera açıları, kamera hareketleri... ve benzeri unsurlar önemlidir. Ayrıca bir görüntünün erotik nitelik taşıyabilmesi için belli bir nedenselliğe dayanması gerekir. İçerisinde bir öyküsellik olmalıdır. Yani beyaz perdede gördüğümüz o kadınla o erkek oraya niçin gelmiştir? Kimdir onlar? Nerden gelmişlerdir? Nasıl tanışmışlardır?.. Bunlar bilinmedikçe ekrana yansıyan görüntüler ucuz bir teşhircilikten öteye geçemez. Yani bir bakıma, çekilen sahnenin erotikliği, o sahnenin törensel ve ayinsel boyutuyla eşdeğerdir. Kısacası erotik filmi erotik kılan, o filmin hikayesidir.

Erotizm anonim bir biçimde gelişemez. Anonim olan pornografidir. Erotizmin kişiliği, kimliği, "benliği" olmak zorundadır. Belli bir zaman dilimi dahilinde, belli bir mekanda ve belli bir nedensellik ilişkisi içerisinde olmalıdır.

Aslında Erotik Türk Sineması'nın erotizmi biraz tuhaftır. Örneğin bu filmlerdesaf genç kız rolünü oynayan kızlar genelde anti-erotik bir görünüm çizerler. Giyim tarzları, davranışları ve yaşantıları da bu durumu destekler niteliktedir. Buna karşın, saf genç kızların karşısında yer alan kötü kadın tiplemesi her haliyle erotiktir; daha doğrusu erotik olmaya çalışmaktadır. Yani normal şartlarda erotik çağrışımlar yapması gereken kişi kötü kadındır. Fakat niyeyse bizim sinemamızda saf genç kızların saflığı, kötü kadın tiplemesinin daima önüne geçmiştir. Saflık unsuru erotizmin ana malzemesi olmuştur. Bu durum filmin erkek başrol oyuncusu için de böyledir, sinemada filmi izleyen izleyiciler için de böyle algılanagelmiştir.



Erotizm içeren çoğu şeyde olduğu gibi ETS'de de egemen cinsiyet erkekliktir. Filmler çekilirken hep erkek seyirciler göz önünde bulundurulmuştur. Erotik nesne, arzu nesnesi daima kadındır. Sinemamızın bu dönemi, bir bakıma kadın sömürüsüne dayanır. ETS'deki erkek oyuncuların rolü genelde seyirciyi güldürmekten öte bir rol değildir. Filmlerde soyunan taraf hep kadınlardır. Erkek oyuncuların soyunduğuna pek rastlanmaz. Erkek oyuncular sadece seyirciyi tatmin edebilecek düzeyde vücutlarını sergilerler. ETS'de erkek oyuncuların çıplaklığı yalnızca erotik çağrışımlardan uzak bir güldürü unsuru olabilmiştir. Örneğin Aydemir Akbaş'ın veya Ali Poyrazoğlu'nun filmlerinde bu durumu çok net bir biçimde görebiliriz.

ETS, patlama yaptığı dönemlerde hem toplumun cinsel ihtiyaçlarını bastıran, hem de topluma öğüt veren bir nitelik taşıyordu. Bu bakımdan ETS, toplumbilimciler tarafından kapsamlı bir biçimde incelenmesi gereken bir alandır. Bu filmlere konu edilen şeyler, toplumsal paranoyanın tohumlarını ekiyordu. Örneğin içkisine ilaç atılan kız, izleyici için hem erotik bir nesne halini alıyordu, hem de doğrudan doğruya izleyiciye öğüt niteliği taşıyordu. Bunu izleyen babalar "Benim kızımın başına da gelebilir, en iyisi içki içmesini yasaklayayım" diye düşünüp kızlarının üzerinde baskı oluşturuyorlardı. Uyuşturucuya alıştırılan kız da izleyici için bir öğüttü. Bara gidip içki içen kız da öyle... Büyük şehre göç eden kız hikayesi de benzer bir öğüt niteliği taşıyordu. Bugün 20'li yaşlarda olan gençlerin babaları, bu filmleri bizzat sinemalarda izlediklerinden dolayı bu toplumsal paranoyadan fazlasıyla nasibini almışlardır. Hala "Kızım dikkat et, içkine ilaç atmasınlar!" diyen babalar varsa, bu durum tamamen ETS'nin yarattığı sosyal facianın eseridir.

Bu filmler öğüt verici olduğu kadar eğitici nitelik de taşıyorlardı. 70'li yıllarda sinemalarda ortaya çıkan seks furyası, genellikle "varoş kesim" diye tabir edilen insanlar tarafından destekleniyordu. O dönem, binbir çeşit sorunla yaşamak zorunda kalan, cinsel tatminsizliğini nasıl sona erdireceğini düşünen yoksul insanlar için Erotik Türk Sineması bulunmaz bir nimetti. Cinsel eğitimin verilmediği Türkiye toplumunda insanlar ilk cinsellik derslerini bu filmler sayesinde alıyorlardı. Hayatlarında ilk defa çıplak kadın vücudu görecek olan yüzlerce erkek sinema salonlarına doluşuyordu. Yani o günlerde erotik filmler oynatan sinema salonları, insanlara çarpık bir şekilde cinsel eğitim verilen mekanlar halini almışlardı. Hatta o dönemin kadın oyuncuları hala kendilerini"o dönemin seks eğitmeni" olarak adlandırmakta ısrarcıdırlar. Halbuki o dönemde sinemalarda olan şey, eğitici olmaktan ziyade, kadının cinsel anlamda sömürüsüne dayanan utanç verici görüntülerden ibaretti.

Erotik sinemanın Türkiye'deki gelişimi de bir hayli ilginçtir. İlk dönem filmlerinde erotizm sadece içerik olarak filmlerde yer almıştır. Erotik sinemanın ilk örneği diyebileceğimiz Pençe (Sedat Simavi, 1917) adlı film her ne kadar ilkel bir yapım olsa da içerisinde erotik unsurlar barındırıyordu. Film evlilik dışı ilişkilerden, şehvetten ve isterik bir kadından bahsediyordu. Filmin çekildiği yıllar henüz Osmanlı dönemiydi ve sinemada herhangi bir denetim mekanizması yoktu. Buna benzer olarak 1921 yılında çekilen Bican Efendi Vekilharç (Şadi Fikret Karagözoğlu, 1921) adlı film de röntgenciliğin ilk örneği olması açısından erotik sinemamız açısından önemlidir. Filmde başrol oynayan Bican Efendi, konağın hizmetçilerine asılıyor, haremliğin anahtar deliğinden gizlice içerde göbek atan kadınları izliyor ve yaptığı bu eylemlerden büyük bir haz alıyordu.

Bu bağlamda ETS'nin ilk dönem filmleri görsel anlamda ahlak kurallarının çok fazla dışına taşmasalar da içerik olarak kendilerini ortaya koymuşlardır.

50'li yıllara gelindiğinde sinemanın artık denetlenmeye başladığını ve o yıllarda sansüre takılmayan tek erotik kaçamağın göbek dansları (oryantal) olduğunu görüyoruz. Henüz striptizle, soyunan kadın erotizmiyle vs. tanışmamış olan sinemamız için göbek dansı oldukça ilgi çekici bir görsellik oluşturuyordu. Fakat sonra 60'lı yıllara gelindiğinde zevklerimiz tam anlamıyla Batılılaştı. Daha önce en fazla mayoyla, şortla vs. görebildiğimiz erotik nesne, bu dönemde iç çamaşırıyla, striptiz şovlarıyla karşımıza çıkabilir hale geldi. Dansözler, genelev görüntüleri, ıslak ve tene yapışan giysiler, dar elbiseler, kombinezonlar... ETS gittikçe daha cüretkar bir hal almaya başlıyordu. Şalvar erotizmi, dağa kaldırılan kadın, göle giren kadın, çeşme başında bacaklarını sergileyen kadın, ağanın arzulaması... Bunlar hep 70'li yıllarda kopacak olan seks furyasının habercisi olan görüntülerdi. 70'li yıllara gelene dek ETS hep dar kalıplar içerisinde varlık göstermişti. Örneğin ilk dönem filmlerinde çiftler arasındaki birkaç küçük öpücük doğal karşılanırdı fakat devamı için nikâh kıyılması beklenirdi. 70'li yıllara gelindiğinde ETS kendi dar kalıplarını kıracaktı.



70'li yıllar ETS için "altın dönem" diye adlandırabileceğimiz bir dönemdi. Örneğin 1975 yılında 126, 1976 yılındaysa tam 120 tane "seks filmi" etiketi taşıyan film çekilmişti. Bu kadar filmin iki yıl içerisinde çekilebilmiş olması bir yana, dönemin siyasi arkaplanına baktığımızda da ilginç bir tabloyla karşılaşıyoruz. O zamanlar Türkiye, Milliyetçi Cephe Hükümeti tarafından yönetiliyordu. Bu tip filmlerin tam da muhafazakârlığıyla bilinen MC hükümeti dönemde patlama yapmış olmaları ilginçtir. MC her ne kadar seks furyasını engellemeye çalışıyorsa da kesin bir sonuç alamamıştır. Seks filmleri furyası 12 Eylül 1980 askeri darbesine kadar bir biçimde devam etmiş, darbeyle birlikte kendiliğinden sona ermiş ve yerini varoşların da desteğiyle Arabesk Sinema'ya bırakmıştır.

Atilla Dorsay, seks filmlerinin tam da bu siyasi ortamda ortaya çıkmış olması hakkında şöyle diyor:
İthal filmcilikte olduğu gibi yerli sinemada da kendisini gösteren bu seks filmlerinin furyasının, milli, manevi değerleri koruyucu, milli ahlakı savunucu bir MC iktidarı döneminde böyle azgınlaşması da ilgi çekicidir. Başta sağcı bir hükümet ... yabancı dergilerdeki meme uçlarını bantlayan bir anlayış, TRT'de Yalçıntaş/Çakmaklı egemenliği... Bu acaba kaderin bir oyunu mudur? Kaderin oyunu filan değildir. Bir rastlantı da değildir. Ekonomik sömürünün ve siyasal bunalımın azgınlaştığı dönemlerde ulusların kültür yaşamları da yozlaşır. (sayfa: 145)
Yeşilçam'da seks filmlerinin çekilmeye başlanması, TV'nin yaygınlaştığı ve yabancı sinemanın baskılarının arttığı döneme denk gelir. O dönem film getiricilerinin ilan ettikleri listelere baktığımızda "Seks Külübü", "Erika Herkese Açık", "Aşkın 69 Çeşidi", "Harpte Seks", "Gönüllü Yosma" gibi filmlerle karşılaşıyoruz. Yurtdışından getirilip gösterime sokulan filmlerin isimlerine bakarsak Yeşilçam'ın niçin böyle bir dönüşüme uğradığını çok net bir şekilde kavrayabiliriz.

70'li yılların seks furyası, Yeşilçam'ın içinde doğup yine Yeşilçam'ın yan sektörü olarak faaliyet göstermiştir. Yeşilçam'ın seks filmleri yumuşatılmış bir pornodan öteye geçememişlerdir. Pornografik sinemaya geçiş denemeleri 1979 yılında Naki Yurter tarafından çekilen Öyle Bir Kadın ki adlı filmle gerçekmişse de, pornografi çok fazla yaygınlaşamamıştır.

Dönemin seks furyası, kültüre de etki ediyordu. Bu dönemde çekilen film adları, dile de etki etmiş ve birer deyim olarak argomuzdaki yerini almışlardır. Bunlara örnek olarak Çalkala Yavrum Çalkala (Ülkü Erakalın, 1975), Şeftalisi Bala Benziyor (Birsen Kaya, 1975), Kayıkçının Küreği (Çetin İnanç, 1976), Muz Sever misiniz? (Oksal Pekmezoğlu, 1975), Tak Fişi Bitir İşi (Ülkü Erakalın, 1974), Hasan Almaz Basan Alır (Aram Gülyüz, 1975) gibi filmleri verebiliriz. Görüldüğü gibi bugün hala kullanılmakta olan birçok argo deyimin kaynağı 70'li yılların erotik sinemasıdır. Film adlarında sezilen mizahi hava afişlerde de kendini gösterir. Dönemin film afişlerini incelediğimizde bunu görebiliyoruz.

70'li yıllardaki seks furyası, teşhircilikten öteye geçememiştir. Cinsel ilişkilerimaçoluk ve teslimiyet açısından ele almıştır. Bu sebeple basit ve yüzeysel filmler üretilmiştir.

90'lı yıllara gelindiğinde ETS'nin bir hayli ilerleme kaydettiğini görüyoruz. Artık cinsel birliktelik, cinsellik ve benzeri ilişkiler daha olgun bir biçimde ele alınıyor. Her şeyden önemlisi, bunlara birer anlam yükleniyor. Artık cinsel ilişki artık sadece erkeğe hitaben değil, kadını da kapsayacak biçimde verilmeye başlanıyor. Cinsellik bu dönemde, daha önce görmezden gelinen kesimleri de (gay, lezbiyen, biseksüel) kapsayacak biçimde sinemaya taşınıyor. Örneğin 1992 yılında Orhan Oğuz tarafından çekilen "Dönersen Islık Çal" adlı film gibi... Aynı şekilde, Ağır Roman'da küçük İskender'in oynadığı rolü de örnek verebiliriz. küçük İskender bu filmde bir erkek eşcinseli canlandırıyordu.

ETS toplumda ilginç ve kabul edilemez etkilere de sebep oluyordu. Tecavüzcü Coşkun tiplemesi ve onun yarattığı etkiler neticesinde toplumda tecavüzün ve tacizin olumlanması gibi bir durum ortaya çıkmıştı. Bu filmler belki de toplumun cinsel açlığının beyaz perdeye yansımasından ibaretti. Coşkun Göğen, filmlerde sürekli birilerine tecavüz ediyor olmasına rağmane seyirci tarafından sevilip kabul görüyordu. Hatta Tecavüzcü Coşkun tiplemesi toplum tarafından öyle bir kabul görmüştür ki, Coşkun Göğen Bodrum'da "Tecavüzcünün Yeri" adlı bir mekan açıp işletmiştir.

Tecavüz teması, erotik sinemamız için oldukça önemlidir. Zengin evin genç oğlu, üvey baba, fabrika sahipleri ve işverenler... ETS'de çeşit çeşit tecavüzcü vardır. Örneğin Temel Gürsu'nun Sekreter adlı filminde Hülya Avşar defalarca tacize ve tecavüze maruz kalır. Bu yüzden birçok kez işten ayrılıp başka işe girer. Ancak yine aynı şeylere maruz kalır.

Erotik sinemamızda 12 yaşındaki kız da ("Suçsuz", Nejat Gürsoy, 1987), lokantacı kız da ("Sana Can Dayanmaz", Gökhan Güney, 1988) tecavüze uğrar. ETS'de tecavüz "İyi bir şey değil ama..." tadında işlenmiştir. Sahneler uzun uzun çekilmiş, seyirciyi tahrik etmek için detaylandırılmış, özen gösterilmiştir. Ahırda, samanlıkta, üvey babanın evinde... Nihat Genç'in girişte alıntıladığım sözü gerçekten de doğrudur. Gerçekten de bir kuşak, bu filmlerdeki tecavüz sahnelerinde masturbasyon yaparak büyümüştür.

Sinemanın toplumsal boyutu, oyuncular için kimi zaman tehlike arz etmiştir. Sinemada veya televizyonda kötü roller üstlenen oyuncular şanssızdırlar. Çünkü özellikle 80'li ve 90'lı yılların sinema seyircisi ilkeldir. İlkel sinema izleyicisi, sinemada kötüyü oynayan oyuncuyu normal hayatta da kötü zanneder. Seks sineması için de bu geçerlidir. Sinemada "kötü kadın" rolü oynayan kadın, gerçekte de öyleymiş gibi algılanır. Bu durum seks sineması oyuncuları için olumsuz bir durumdur. Bu handikap, bugün de kısmen geçerliliğini korumaktadır. İnsanlar hala televizyonda gördükleri dizi oyuncularını, gerçekte de o karaktere sahip insanlar zannedebiliyorlar.

Seks sinemasının çekim aşaması da oldukça zordur. Çünkü oyuncular oldukça düşük bütçeli filmlerde, ilkel şartlarda çekim yapmak zorunda kalmışlardır. Özellikle kadın oyuncular için bu çekimler hiç kolay geçmemiştir. Kameranın önünde soyunmak aynı zamanda set işçilerinin, kameramanın ve hatta çaycının önünde soyunmak anlamına geliyordu. Bunca insanın önünde sevişmek veya sevişiyormuş gibi yapıp mutlu gözükmek kolay iş değildi.

Filmler öyle ilkel koşullarda çekiliyordu ki, bazen sokaktan adam çağırıp filmde oynatmak gibi yollara bile başvuruluyordu. Erotik sinema, bu bakımdan kimi zaman kendi oyuncularını yaratmıştır. Çoğunlukla tiyatro kökenli oyuncularla çalışılsa da, kimi zaman, özellikle de softcore'dan hardcore filmlere geçişte (yani seks sinemasında) işler biraz değişmiştir. Artık ETS, kendi başrol oyuncularını yaratır hale gelmiştir. Kazım Kartal böyle biridir mesela...

Filmlerin zor koşullarda çekilmesi "dahi" sıfatıyla anılan yönetmenlerin ortaya çıkmasına sebebiyet vermiştir. Mesela "Yırt Kazım" filminin yönetmeniSemih Evin de bu dahi yönetmenlerden biri olarak anılır. Evin, çektiği filmlerde asla senaryo kullanmazmış. Filmleri sigara paketlerine yazdığı küçük notlarla çekermiş. Klaket de kullanmazmış. Hatta ekonomik olsun diye oyunculara çaktırmadan iç içe iki tane film çektiği de olurmuş. Bir dönem Yılmaz Güney'le de çalışmış. Evin, Atıf Yılmaz'ın da hocasıymış. 70'li yıllarda ETS furyası patlak verince (kendisi de ekonomik anlamda zor durumda olduğu için) bu furyaya dahil olmak zorunda kalmış.

Buraya kadar hep beyaz perdede olan biten şeyleri anlattım. Biraz da perdenin önünü, yani sinema salonlarını anlatmak gerek.

ETS oynatılan sinema salonları adeta bir "erkek kulübü" biçiminde varlık gösterdiler. Bu salonların birçoğu günümüzde kültür merkezine ya da normal sinema salonuna dönüştürüldü. Son örneği Beyoğlu'ndaki Rüya Sineması'yı galiba... Fakat o da geçtiğimiz günlerde normal bir sinema salonuna dönüştürüldü.

Salonların girişinde her ne kadar "18 yaşından küçükler giremez" yazsa da, 12 yaşından 60 yaşına dek geniş bir erkek izleyici kitlesine sahipti. Salonlar genelde düzensiz ve bakımsızdı. Koltuklar yırtık ve bozuk, içerisi tütün dumanıyla kaplı ve havasızdı. Kapıda (fuayede) işlevsiz bir büfe yer alırdı. Çünkü bu büfede satılan patlamış mısır ve frigo gibi şeyler, erotik sinema izlemeye gelen izleyicinin en son ihtiaç duyacağı şeylerdi. Genelde fuayede sigara içilirdi. İzleyici sinema salonuna istediği zaman girip, istediği zaman (daha doğrusu işini bitirdiği zaman) çıkabiliyordu. Amaç kendini tatmin etmek olduğu için işini bitiren genelde çıkıp giderdi.

Salonda koltuk numarası, yerleşim düzeni gibi şeyler genelde yoktu. Yer göstericinin insafına kalınırdı. İzleyiciler yüzlerinde tepkisiz bir ifadeyle sabit bir noktaya bakarak otururlardı. Salonun kapıya yakın olan kısmıyla perdeye yakın kısımları "profesyonel izleyiciler" tarafından asla tercih edilmezdi. Salonun zemini "gereksiz sıvıları" emmesi için talaş kaplıydı. Bu talaşlar her akşam sinema kapanırken süpürülürdü. Etraf pisti, hatta leş gibiydi. O yüzden olabildiğince az yere temas etmek gerekirdi.

Filmin ilk yarısı bitip ikinci yarısı başlarken, yani bobin değiştirilirken makiniste kolaylık olsun diye yeni bobinin önüne bir parça eklenirdi. Bu parça, yabancı bir hard pornodan alınmış salt cinsel aktivite içeren ve seyircinin masturbasyon faaliyetine hizmet eden bir parçaydı. Hiçbir estetik kaygı, olay, hikaye örgüsü içermezdi. Salt cinsellik içerirdi. 10-15 dk boyunca gösterilen bu parça, ETS izleyicilerinin esas sinemaya geliş sebebiydi.

Erotik Türk Sineması, bugün hala televizyon ekranlarında izlediğimiz birçok kadın oyuncunun doğduğu yerdir. Sinemamızın bu karanlıkta kalan, pek ilgi gösterilmeyen döneminde Banu AlkanMüjde ArAjda PekkanAhu Tuğba ve Zerrin Egeliler gibi pek çok oyuncu yetişmiştir. Sinema tarihimizde oldukça geniş bir yer kaplayan ve yüzlerce filmin çekildiği bu dönem, şüphesiz ki araştırmacılar tarafından gereken ilgiyi görmemiştir. Bu kitap, erotik sinemamızı dönem dönem ele almakla birlikte, ilerdeki araştırmalara da kaynaklık edebilecek nitelikte olması açısından önemli bir envanter teşkil etmektedir. Kitabın sonunda Erotik Türk Sineması Genel Dizini başlığı altında, tüm filmler sıralanmış, dolayısıyla araştırma yapacak olanlar için oldukça kapsamlı bir liste ortaya çıkarılmıştır. Yine kitabın sonunda bir filmografi kısmı da bulunmaktadır.

Bu yazıda da bazılarını kullanmış olduğum iç görseller, kitabı daha okunabilir kılmış. Kitabın içerisinde dönemin film afişlerine ve filmlerden çekilmiş fotoğraflara da bolca rastlamak mümkün.

Bu değerlendirme yazısını yazarken Hayvan dergisinin 29. ve 30. sayılarından ve Kaçak Yayın dergisinin 6. sayısından da kısmen faydalandım.

Erotik Türk Sineması üzerine okuma yapmak isteyenler bu kitabın yanı sıra Osman Cavcı'nın yazdığı kitaplara da bakabilirler. Her ne kadar bu kitap gibi ciddi ve kapsamlı olmasa da, Cavcı'nın kitapları da bizzat o döneme tanıklık eden birinin eserleri olması açısından önemlidir.

İyi okumalar.

1 Eylül 2010 Çarşamba

Trenin Tam Saatiydi - Heinrich Böll

Geçtiğimiz günlerde George Orwell'ın "Bin Dokuz Yüz Seksen Dört" adlı kitabını satın almak için Can Yayınları’nın Beyoğlu’ndaki dükkanlarına uğradım. Amacım kitabı indirimli olarak satın alabilmekti. Fakat öğrendim ki yayınevi sahipleri indirim uygulamasını kaldırıp yerine hediye kitap kampanyası başlatmış. En az 15-20 Lira civarı alışveriş yapanlara bir kitap da onlar hediye ediyormuş. İşte bu kitaba da, tamamen tesadüfen bu şekilde sahip oldum.


Kitabı okumadan evvel Heinrich Böll hakkında en ufak bir bilgim yoktu. Açıkçası bu yazardan haberdar bile değildim, tanımıyordum. Böll’ü böylesi bir tesadüf sonucu tanımak herhalde büyük bir şans oldu. Öğrendiğim kadarıyla, kitaplarında genellikle insanlığı ilgilendiren temel meseleleri (açlık, savaşlar, yoksulluk, vb.) eleştiri konusu yapan ve edebiyatla haşır neşir olduğu süreç boyunca tüm bu sıkıntılara karşı savaş vermiş bir yazarmış. Bu kitabında da savaşı ve beraberinde gelen psikolojik buhranları en sade şekliyle oldukça çarpıcı bir biçimde dile getiriyor.

Öncelikle belirtmem gerekir ki, anti militarist bir insan olarak Böll, İkinci Dünya Savaşı’nda piyade er olarak cephede savaşmak zorunda kalmış ve bu savaş esnasında, evlenmeyi düşündüğü kadından ve ailesinden ayrı düşmüş. O, birkaç yıl süreyle hiç sevmediği ve hatta nefret ettiği bir savaşın aktörü olmak zorunda kalmış. Bu kitap, yayımlanan ilk kitabı olarak 1949 yılında (yani İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ertesinde) yazılmış. Dolayısıyla kitapta savaş karşıtlığını en gerçekçi halini ve savaştan yeni çıkmış bir erin yaşadığı ruhsal çöküntüyü tüm gerçekliğiyle görebiliyoruz.

Savaş karşıtlığı ya da daha genel bir ifadeyle anti militarizm; kitabın temel meselesi bu. Alman ordusunun çökmeye başladığı bir dönemde cepheye katılma emri alan Andreas adında gencecik bir askerin yaşadığı dramı anlatıyor. Andreas emir üzerine derhal kendisini cepheye götürecek olan trene biner ve trendeki diğer askerlerle birlikte günlerce sürecek olan bir yolculuğa başlamış olur. Roman bu tren yolculuğunu, yani cepheye savaşmaya giden gencecik askerlerin ruhsal durumlarını, üzüntülerini, bunalımlarını ve korkularını işliyor. Başta Andreas olmak üzere trendeki bütün askerler savaşa değil, ölüme gittiklerinin farkındalar. Romanın her sayfasında bu farkındalığı hissedebiliyoruz. Yakında öleceğini bilen Andreas sürekli “Yakında... Yakında...” diye sayıklayıp duruyor: “Yakında öleceğim.
Hiçbir şey söylemeyenlerin sessizliği korkunç bir şey. (...) Toptan yitip gitmiş olduklarını bilenlerin sessizliği bu. (s. 17-18)
Ve bir alıntı daha:
Yazdı, bahçelerde altın sarısı yemişler, tarlalarda yazın kavurduğu kara-yanık cılız tahıl; er meydanında bir kahraman olarak ölmek kadar nefret edeceğim şey yoktu; bir şiiri hatırlatıyordu bu bana, oysa ben bir şiirde ölür gibi ölmek istemiyordum, bu boktan savaşın reklam resimlerindeki gibi kahramanca bir ölümle ölmek istemiyordum... (s. 32)
Kitabı okurken aklıma hep Nevzat Çelik’in “Şafak Türküsü” adlı o destansı şiiri geldi. Bir idam mahkumunun çaresizliğini, gururunu ve öfkesini anlatan o büyük şiirin bir benzeriydi sanki bu roman. Ve sanki üstteki alıntıda bahsedilen şiir, Böll’den yıllar sonra yaşayacak olan bu büyük şairin şiiriydi. Böll sanki Şafak Türküsü’nü okumuş ve ona atıfta bulunmuştu. Bilmeyenler için aktarayım; o müthiş şiirinde ölüme gidişini şöyle ifade ediyor Nevzat Çelik:
tören adımlarıyla ölmek
ne garip şey anne
kanlı karanlık bir oyunda baş oyuncuyum
bütün gözler üstümde

ölmek ne garip şey anne
artık duvarları kanatırcasına tırnağımla
şaşkın umutlu şiirler yazamayacağım
mutlak bir inançla gözlerimi tavana çakamayacağım
baba olamayacağım örneğin
toprak olmak ne garip şey anne
ceplerimde el yerine balyoz taşırken
korkunç bir merakla beklerken kurtuluş haberlerini
ve yüreğimin ırmakları taştı
taşacakken
ölmek ne garip şey anne
Bir idam mahkumu ve bir savaş mahkumu hemen hemen aynı duyguları hissediyorlar. Çünkü ikisi de hayatlarının en güzel döneminde hiç istemedikleri bir sonla yüzleşmek zorunda bırakılmışlar: ÖLÜM. Neyse ki bu iki büyük yazar da kaçınılmaz bir son olarak gördükleri ölüm badiresini bir biçimde atlatabildiler ve bizlere bu güzel eserleri sunabildiler. Bizler bu şiirleri, romanları okurken bile dehşete kapılıyorken, onlar tüm bunları yaşarken acaba bu korkunç hisle nasıl başa çıkabiliyorlardı? Gerçekten, tüm bunları düşünmek bile kabus gibi.

Kitaba dönecek olursak, kısacası, Almanya adına savaşması için cepheye gönderilen bir askerin ölüme gidişinin ve çok yakında öleceğinin farkında oluşunun hikayesini okuyacaksınız bu kısa romanda. Son günlerde ülkemizde de hızla çoğalan anti militarist hareketin ve savaş karşıtlığının da pekiştiricisi olabilecek nitelikte bir kitap olduğunu düşünüyorum. Bana kalsa herkes okumalı, eşine dostuna okutmalı. Toplamda 119 sayfadan oluşuyor. Kolayca okunabilir. Zaten oldukça sürükleyici ve okudukça merak uyandırıcı bir kitap olduğu için bir çırpıda bitiveriyor.
(...) Yakında öleceğim; daha savaş içinde. Barış nasıl bir şeydir bilemeyeceğim. Yok barış. Hiçbir şey yok artık, ne müzik... ne çiçek... ne şiir... insanlar sevinemeyecek artık; yakında öleceğim.
Bu yakında, bir gök gürültüsü gibidir. Bu sözcük fırtınayı ateşleyen bir kıvılcım gibidir, birdenbire saniyenin binde biri içinde bütün yeryüzü bu sözcükle aydınlanır.
(...) Geleceğin yüzü yok artık, gelecek herhangi bir yerden kesilip atılmış, bunu düşünüp durdukça o yakın’a ne kadar yakın olduğunu daha iyi anlıyor. Yakında öleceğim; bir yılla bir saniye arasında kesinleşecek bir gerçek bu. Artık düş kurmaya yer yok... (s. 9)
İçinizdeki anti militarist cehverin hiç sönmemesi dileğiyle.

İyi okumalar.

6 Ağustos 2010 Cuma

Kapital Manga Cilt: 1 - Karl Marx, East Press

Küçükken, Karl Marx'ın Kapital adlı kitabı gibi cilt cilt, kalın kalın kitaplar gördüğümüzde "tuğla gibi kitap" derdik. Hep korkardık bu kitaplardan. Çünkü ne zaman okumaya kalksak, 10 sayfa okuduktan sonra bıkacağımızı düşünür, hep kaçardık. Gözümüz korkardı. Hele ki içerisinde anlaşılması güç kavramlar ve uzun uzun cümleler yer alıyorsa, yüzüne bile bakmazdık. Böyle kalın kitaplar okuyabilenlere büyük bir hayranlık beslerdik.

Kapital'i okumak, büyük bir felsefi birikim, derin bir iktisadi bilgi ve sabır ister. Temelsizce yapılmış bir Kapital okumasından sonuç alınabileceğini düşünmüyorum. Kitabın (Kapital'in) herhangi bir cildine şöyle bir göz attığımızda bile bunu çok net anlayabiliriz. Her şeyden önce Kapital'i sindirerek okumak, zaman gerektiren bir şeydir. İnsanlar (ben de dahil olmak üzere) genelde okumaktan korktuklarından dolayı Kapital'i okumaya cesaret edemezler.

Kapital Manga, Kapital okumak isteyenlerin tüm bu korkularını azaltabilecek nitelikte bir kitap.

Kitap, kendi küçük imalathanesinde peynir üretimi yapan Robin adlı basit meta üreticisinin, Daniel adlı bir kapitalist (finans uzmanı) tarafından nasıl canavarlaştırıldığını ve sömürü çarkına dahil edildiğini anlatıyor. Kapitalist üretim sürecini, artı-değer teorisini, sömürüyü, kullanım değerini, emek gücünü, mübadele değerini, mal ve meta ayrımını çok güzel ve anlaşılabilir bir biçimde resmediyor.

Kitapta, kapitalist üretim sürecinin ne kadar acımasız (ve Marksist deyişleinsani-olmayan) tarzda işlediğini çok net görebiliyoruz.

Tamamı 192 sayfa olan kitap, bir solukta okunuveriyor. Yetişkinlerden ziyade, çocuklara okutulması daha iyi olur kanaatindeyim. Yayınevine sorduğumda kitabın ikinci cildinin muhtemelen Ocak 2010 civarında çıkacağını öğrendim. Haberiniz olsun! Şimdiden merakla bekliyorum.

İnsanca yaşamak için...

İyi okumalar.

24 Mart 2010 Çarşamba

Ago Paşa'nın Hatıratı - Refik Halid Karay

Refik Halid Karay okumalarına bu kitapla birlikte başlamış bulundum. Karay’ın siyasi taşlamalarını, kısa öykülerini ve denemelerini (gazete yazılarını) içeren bu kitabını, 1920’li yılların İstanbul’una dair çok hoş gözlemler sunması açısından önemli buluyorum. Kitapta okuduğumuz kısa kısa metinler sayesinde kentin sosyal yapısı ve gündelik hayatı hakkında bilgi edinebiliyoruz. Diğer taraftan da Karay’ın ustalıkla kaleme aldığı hiciv ve taşlamaları okumak bir hayli eğlenceliydi. Kitabın tamamı 1920-1922 yılları arasında yazılan yazılardan oluşuyor.


Ago Paşa’nın Hatıratı”, 1922 yılında yazılmış kısa bir öykü. Aynı zamanda kitabın da ilk öyküsü. Başlıkta adı geçen Ago Paşa aslında bir papağan. Yani kendisine ne öğretilirse onu tekrar eden bir kuş Ago Paşa. Maalesef ki yaşadığı yıllar, cumhuriyet öncesinde Osmanlı’nın son dönemlerine rastlıyor. Oldukça çalkantılı, siyasi söylemin sürekli değiştiği, bir gün “hürriyet” çığlıkları atılırken diğer gün “şeriat” nidalarının yükseldiği bir dönemde yaşıyor Ago Paşa. Doğası gereği her söyleneni ezberleyip tekrarlayan bir kuş olduğundan, etrafından duyduğu bu sözler yüzünden başı pek çok kez belaya giriyor. Önce “Yaşasın millet!” demeyi öğreniryor. Sonra “Padişahım çok yaşa!” Başka bir gün “Yaşasın İttihat ve Terakki” demeyi öğreniyor... ve bu böyle sürüp gider. Ago Paşa her seferinde söylem değiştirmek zorunda kalır. Ordan oraya satılır, birçok siyasi hareketin maskotu haline gelir. Adeta ortalık malıolur. Ago Paşa her devrin adamıdır. Siyasi iktidarın ve gücün mikrofonu gibidir. Başı çoğu kez belaya girer, sahibini de hep zor durumda bırakır.

Okulda bir hocamız, “Modern Türkiye’nin Oluşumu” adlı bir derste bu öyküyü günümüze uyarlamamızı ve günümüzde yaşanan siyasi çekişmeler üzerinden öyküyü uzatmamızı istemişti. Keyifli bir çalışma olmuştu, kitabı okuyanlara öneririm.

Kitaptaki ikinci öykü, o dönemin Ankara’sını hicveden “Hülya Bu Ya...” adlı öykü. Konusu, Karay’ın ifadesiyle “Bir Amerikalı seyyahın Ankara’ya dair müşahedatı (gözlemleri)” olarak özetlenebilir. Öykü’nün yazıldığı tarih 5 Temmuz 1922. Bilindiği üzere 23 Nisan 1920’de Ankara’da Büyük Millet Meclisi kuruluyor ve başkentin yavaş yavaş Ankara’ya taşınması süreci başlatılmış oluyordu. Öykünün yazıldığı tarihte Ankara henüz resmi olarak başkent değilse bile BMM’nin Ankara’da yer alması sebebiyle tüm dünyanın dikkati bu kentte yoğunlaşmıştı. Karay bu öyküsünde Ankara’nın “mükemmelliğinden” dem vurup kenti yoğun bir eleştiriye tabî tutuyor.

Meyvelere Dair” ve “Sebzelere Dair” adlı iki deneme yazısıyla sürüyor kitap. Batıcı etkilerden pek hazzetmediği belli olan Karay, şöyle diyor:
Hoş bütün dolmalarda, kabak, yaprak, domates, patlıcan, biber, balık, tavuk dolmalarında bir şaşkınlık ve bir memnuniyetsizlik hali vardır; bilmem bu cihete siz de dikkat ettiniz mi? Bana öyle gelir ki sebze, balık veya tavuk, hiçbiri, hatta kaz ve hindi bile dolma olmaktan memnun değildirler. Öyle içlerinin açılarak birtakım ecnebi maddeler ile tıka basa doldurulması istiklal ve milli fikirlerini rencide ettiğinden midir, yoksa yabancılar tarafından ve izdivaç vaadiyle haysiyeti ihlal edilmiş zavallılar gibi karınları şişirilmiş ve münasebetsiz bir şekle sokulmuş oldukları için midir ne, her cins ve her nevi dolmada muhakkak bir teessür [üzüntü] ve tahayyür [şaşkınlık] hali sezilir.
Kitabın devamında sırasıyla “İşrete (İçki içme, içki alemi), İkbale (yüksek bir makama erişmiş olma durumu) Dair”, “Parasızlığa Dair” ve “Suya Sabuna Dair” adlı denemeler yer alıyor. Bu son denemede ağırlıklı olarak döneminhamamları konu ediliyor. Hamamların sosyal yapısı üzerinden bir toplum eleştirisi dile getiriliyor. Şöyle diyor Karay:
(...) Beraber bulunduğun şu çıplak kubbe altı adamları çıkınca ne libasa bürünecekler, başlarına kallavi pamuk mu geçirecekler, yoksa kadife şapka mı; dizlerine çuha potur mu takacaklar, yoksa atlar çakşır mı anlamak kabil olmuyor. Ne asrı, ne sanatı, ne seviyeyi gösteren kimsede bir alamet yok... Çok defa içeride efendiden zannettiğim dışarıda hamal çıktı, bey farz ettiğim seyis! Politikada da böyle olurdu, ya açıkça adam zannettiklerim hükümette hem kel hem fodul çıktı... İnsan hamamda elbisesizliğe aldırmıyor, dışarıda da elbiseye...”
Kitap buna benzer birçok deneme ve öyküyle sürüp gidiyor.

Kitabın geri kalan kısmında en çok hoşuma giden bölümleri,

1920’li yılların Kadıköy’ünü adeta resmetmiş olan “Kadıköy’ünü Takdir”, Batılılık peşinde koşarken kendi kültürüne yabancılaşan kent soylu “elit” tabakanın, genç bir kadın üzerinden yoğun biçimde topa tutulduğu “Küçük Hanımefendi İle Sohbetler”, kadınlarla alışverişe çıkmanın güçlüklerini müthiş bir mizahi üslupla anlatan “Hanımlarla Gezintiler” (ne ilginçtir ki bundan 90 yıl önce de aynı güçlükler mevcutmuş) ve sivrisineklerle ilgili olarak “Sivrisinekler Kulağımıza Ne Der?” adlı bölümlerdi.


Refik Halid Karay’ın dönemin alışkanlıklarını, toplumsal ritüellerini, ahlaki ve sosyal yapısını gayet başarılı bir şekilde anlattığı bu kitap oldukça başarılı bir taşlama ve mizah kitabı özelliği taşıyor. Geçmişe keyifli bir pencereden tanıklık etmek isteyen okuyucular için birebir. Kitabı yaklaşık iki günde bitirdim. Dili çok güzeldi ve oldukça da akıcı bir kitaptı. Tavsiye ederim.

Keyifli okumalar.

8 Ekim 2009 Perşembe

Medya Eleştirisi ya da Hermes'i Sorgulamak - ÖZGÜR ÜNİVERSİTE KİTAPLIĞI

Bir süredir medya ve iletişim üzerine okuma yapmaya çalışıyorum. Bu konuda yazılan kitapların birçoğu akademik nitelikte olduğu için, sürekli akademik kitaplar okumak durumunda kalıyordum. Onlar da genelde yüksek perdeden yazıldıkları için beni sıkıyorlardı.

Özgür Üniversite tarafından hazırlanan bu kitabı sahaflarda gördüğümde heyecanlandım; çünkü bu kez gerçekten muhalif bir kitapla karşı karşıya olduğumu hissediyordum. Özgür Üniversite bildiğiniz gibi YÖK'e bağlı olmayan fakat akademik faaliyet yürüten kurumlardan birisidir. Şimdilerde açılan Nazım Hikmet Marksist Bilimler Akademisi gibi bir kurum.. Dolayısıyla bu kitabın da, muhalif ve derinlemesine bir medya eleştirisi olması yönüyle diğer kitaplardan ayrılan bir yönü var.



Kitabın isminin "Medya Eleştirisi ya da Hermes'i Sorgulamak" olmasının sebebi oldukça manidar. Hermes, Grek panteonunda "tanrıların ulağı" olarak bilinir. Yani, tanrılar aleminde tanrıların iletişim kurmasını sağlayan tanrıdır. Zeus'un diğer tanrılarla olan iletişimini sağlar. Fakat ilginçtir ki o, karakteri itibariyle bugünün medyasıyla birçok konuda parallellik gösteriyor. Her şeyden önce Hermes hayata hırsızlıkla başlamıştır. Henüz bir (1) günlük bebekken, kardeşi Güneş Tanrısı Apollon'un sığırlarını çalmıştır. Olay ortaya çıkınca Baş Tanrı Zeus'un mahkemesinde, sığırları kendisinin çalmadığına dair yalan yeminde bulunmuştur. En sonunda da kardeşi Apollon'un kalbini kazanabilmek için ona kaplumbağa kabuğundan bir gitar yapmış ve sığırlarına da el koymuştur. Kapitalist medyanın da bir yalan imparatorluğu olduğu düşünülürse, Hermes ile bugünkü medya arasındaki paralellik çok net ortaya çıkacaktır.

Hermes sadece yalancılıkla, hırsızlıkla vs. itham edilmiyor. Olympos ziyafetlerinde başta Zeus'a olmak üzere, diğer tüm tanrılara da sık sık hizmet ederken görülüyor. Tüccarlarla da sıkı ilişkiler kurmuş. Kitapta kendisi için aynen şöyle yazıyor:
Söz tanrısı, hile, yalan tanrısı, beklenmedik servetlerin tanrısı, tüccarların ve hırsızların koruyucusu, ama özel mülkiyetin gözeticisi, altın sopasıyla insanları uykuya daldırıp uyandıran, eşyanın biçimini değiştiren, olayları çarpıtan tanrı, Olympos'un uşağı... Tanrılar pazarında medya için bundan daha uygun bir tanrı bulmak mümkün mü?
Başta da belirttiğim gibi, kitap, medyayı sol bir bakış açısıyla ele alıyor. Kitapta kültürel emperyalizm konusuna oldukça fazla yer ayrılması boşuna değil! Kültür emperyalizmini tanımlarken, bugüne dek okuduğumuz o yüksek perde tanımlara nazaran daha sert ve gerçekçi bir yaklaşım sergiliyor. Kültürel emperyalizmi, Yeni Dünya Düzeni'nin yaratmaya çalıştığı dünya modeli doğrultusunda solun bertaraf edilmesi ve işlevsizleştirilmesi olarak görüyor. Yani kültür emperyalizmi bir yandan medya aracılığıyla solun dilini bozmakta, öte yandan da yine medya aracılığıyla emperyalist güçlerin insanlık dışı politikalarına karşı insanları duyarsızlaştırmaktadır deniliyor. Hepimiz hatırlıyoruz ki yakın dönemde gerçekleşen Irak Savaşı (II. Körfez Savaşı) canlı yayınlarla tüm dünyaya izlettirildi. Bombalanan şehirler, adeta bir bilgisayar oyunu oynanırmışçasına cam ekrandan tüm dünyaya ulaştırıldı. Halbuki o esnada binlerce insan ölüyordu ama uyuşmuştuk bir kere!

Kapitalist sistemin yayılma ağı olarak medyayı kullanması, kitabın bir diğer önemli konusu. Kültür endüstrisi kapsamında ele alınan bu sorun, şu müthiş tespitle taçlandırılıyor:
Geçici olanı öven medya kültürü, ABD kapitalizminin köklerini yansıtır.
İşte tam da bu noktada, Jean Baudrillard'ın simülasyon kuramı devreye giriyor. Geçici olanı yansıtan medya, aslında bir simülasyon dünyasıdır. Bu simülasyon medya aracılığıyla karşılıklı iletişimi değil, tek taraflı dayatmayıgeliştirmiştir. Sokaktaki binaların duvarlarından tutun da, odalarımıza dek her yanımızı dolduran iletiler gerçek bir iletişimden çok, yalan imparatorluğununideolojik bombardımanıdırlar. İnsanlar maruz kaldıkları yoğun medya terörü yüzünden düş görme güçlerini yitirmektedirler. Halbuki insanlık bugüne dek eleştirel yeteneği ve düş görme kabiliyetiyle dünyayı değiştirebilmiştir. İşte kültürel emperyalizm ve kültür endüstrisi, el ele verip bu kabiliyeti bizden çalmak istiyorlar.

Devletin ideolojik aygıtlarından biri haline gelen medya, toplumsal manipülasyon için biçilmiş kaftan halini almıştır. Burjuvazinin çıkarları doğrultusunda ve resmi ideolojinin gerektirdiği biçimde hareket eden medyanın, halk için yaptığı tek şey kapitalist sistem propagandasıdır. Zaten medya burjuvazinin çıkarlarına değil de halkın yararına yayın yapsaydı şaşırmamız gerekirdi. Aydın Doğan'ı düşünelim. Kendisi bir medya patronu olarak birçok televizyon kanalına, gazeteye, dergiye, radyoya sahip. Tam bir medya imparatoru... Fakat kendisi yalnızca medya işiyle uğraşmıyor. Her sektöre bulaşmış, her yerde bir uzantısı var. Bu adamın tarafsız bir medya yaratması beklenebilir mi? Kendi şirketleriyle ilgili olumsuz haberleri gazetelerinde ve televizyonlarında yayımlaması beklenebilir mi? Trakya Üniversitesi'ndeki değerli hocam Nur Yılmaz Ercin'in bir lafı vardı: "Basın özgürlüğü yalnızca medya sahiplerinin sahip olduğu bir özgürlüktür.Medyanın gerçek anlamda özgür olabilmesi için, medya sahibinin yalnızca bu işi yapıyor olması gerekir."

Medya neticede kapitalist grupların malıdır. Dolayısıyla kapitalist yapının yeniden üretilmesine ve emekçi yığınların sürüleştirilmesine hizmet eder. Aynılaştırılmış tek tip itaatin yaratılmasına ön ayak olur. Kaldı ki medyanın kapitalist sistem uğruna metalaştıramayacağı şey yoktur. Fanatik adlı gazetenin küçük çocuk pipisi teşhir ederek oluşturduğu reklam filmleri hala bir korku filmi gibi hafızama yer etmiş vaziyette durmaktadır. Sarı lacivert renklere boyanmış çocuk pipisi görüntüsü gözümün önünden gitmiyor! Aydın Doğan'ın sol kesimi kontrol altına almak için yayımladığı Radikal gazetesininKarl Marx'ı metalaştıran reklam filmleri hala hafızalarımızdadır.

Görüyoruz ki medyanın işi dezenformasyon üzerine kurulu bir kültür endüstrisi yaratmaktır.

65. sayfada şöyle bir paragraf var, çok sert bir eleştiri ancak oldukça haklı:
Özetle kapitalist sistem, medyasıyla kendi aklını ve iğrençliğini bir kez daha yaratmıştır. Yalnız, yarattığı bu iğrenç akıl, felsefi-teorik-ideolojik olarak yetersizdir. İnsan üzerinde yarattığı etki; düşünsel değil duygusal, bilimsel değil ütopik, üretken değil boyun eğdiricidir. Medya, didaktik niteliğini yitirmiş, ilişki yalnızca finans kapitali genişletmeye, emperyalist formasyonla insan zihninekendi maddi çıkarlarını genel çıkar olarak işleyip yabancılaşmanın köklerini yaymaya yarayan toplumsal bir araç haline gelmiştir. Düşünsel, felsefi derinliği, bütünselliği olmayan bir ideoloji, korkunç kudretteki medya olanakları ile gücünün ötesinde bir etki yaratabiliyor. Kapitalizm, bireyi yabancılaşmanın içine atmış, yaşamı kocaman bir yanılsama haline getirmiştir. Yabancılaşma ise, bireyi türlü yozlaşmanın içine sürüklemiştir.
Kitapta Zeki Müren ve Mirkelam; reklamcılık ve promosyoncu gazetecilik gibi konular da ele alınıp yoğun eleştirilere tabi tutuluyor. Zeki Müren ve Mirkelam, medyanın yarattığı ve yine medyaya hizmet eden insanlar olarak tanıtılıyor. (Bu kısmı uzun uzun anlatmaya üşendim. Çünkü hem güncelliğini yitirmiş bir bölüm, hem de yukarda anlattıklarımı bütünleyici bir özelliğe sahipti. O yüzden gerek duymadım.)

Kısacası medya, "rızanın üretilmesine" olanak sağlayan bir araç olarak ele alınıyor.

Kitabın yazarları sırasıyla şöyle: Faruk Arhan, Temel Demirer, Umur Hozatlı, Özgür Orhangazi, Sibel Özbudun.

Farklı ve etkili bir medya eleştirisi okumak isteyenlere şiddetle tavsiye ederim. Kitabı Beyoğlu Aslıhan Pasajı'ndaki sahaflarda rahatlıkla bulabilirsiniz.

İyi okumalar!