28 Kasım 2009 Cumartesi

Erotik Türk Sineması - Giovanni Scognamillo & Metin Demirhan

Biz Türk filmlerindeki tecavüz sahnelerini izleyerek masturbasyon yapmış bir halkın çocuklarıyız, kimse bizden saf ve temiz duygular beklemesin!
Nihat Genç
Yazıya bu alıntıyla başlamamın bir nedeni var. Bizler toplum olarak ne yazık ki cinsel duygularını daima bastırmış, cinselliği tabulaştırmış, namus diye bir kavram üretip altını tam olarak dolduramamış, okullardaki cinsel eğitim derslerinden bile korkmuş bir toplumuz. Okullarda cinsel eğitim dersi verileceği haberi ilk açıklandığında insanlar haftalarca tüm medya kanallarında bu konuyu tartışmışlardı. Basit bir cinsel eğitim dersi bile bizler için aşılması güç bir tabu halini almıştı.

Erotik Türk Sineması (ETS) var olduğu dönem boyunca bir anlamda tüm bu bastırılmış duygulara hitap etmiştir. Bu anlamda ETS, Türkiyeli sinemacıların ve sosyologların ciddi anlamda araştırmaları gereken bir alandır. Çünkü ETS, gerek sinema salonlarıyla, gerek afişleriyle, gerek film adlarıyla, gerekse de izleyici kitlesi ve dönemin koşullarıyla ciddi bir sosyolojik vakadır. Ortaya çıktığı dönem itibariyle irili ufaklı birçok toplumsal reflekse sebebiyet vermiştir.

Erotik sinemayı tartışmadan önce erotizmin ne anlama geldiğini tartışmalıyız. Erotik olan nedir? Salt çıplaklık, kaba etleri sergilemek, kameranın karşısına geçip hunharca sevişmek veya duygusuzca teşhircilik yapmak erotik midir? Hayır, erotizm için bunlar yeterli değil. Sinema açısından bakarsak, erotik sinemada erotizmi tam anlamıyla hissettirebilmek için görsel anlamda bir bütünlük sağlanmalıdır. Kullanılan dekor, olayın geçtiği mekan, aksesuarlar, müzik, ışık, kamera açıları, kamera hareketleri... ve benzeri unsurlar önemlidir. Ayrıca bir görüntünün erotik nitelik taşıyabilmesi için belli bir nedenselliğe dayanması gerekir. İçerisinde bir öyküsellik olmalıdır. Yani beyaz perdede gördüğümüz o kadınla o erkek oraya niçin gelmiştir? Kimdir onlar? Nerden gelmişlerdir? Nasıl tanışmışlardır?.. Bunlar bilinmedikçe ekrana yansıyan görüntüler ucuz bir teşhircilikten öteye geçemez. Yani bir bakıma, çekilen sahnenin erotikliği, o sahnenin törensel ve ayinsel boyutuyla eşdeğerdir. Kısacası erotik filmi erotik kılan, o filmin hikayesidir.

Erotizm anonim bir biçimde gelişemez. Anonim olan pornografidir. Erotizmin kişiliği, kimliği, "benliği" olmak zorundadır. Belli bir zaman dilimi dahilinde, belli bir mekanda ve belli bir nedensellik ilişkisi içerisinde olmalıdır.

Aslında Erotik Türk Sineması'nın erotizmi biraz tuhaftır. Örneğin bu filmlerde saf genç kız rolünü oynayan kızlar genelde anti-erotik bir görünüm çizerler. Giyim tarzları, davranışları ve yaşantıları da bu durumu destekler niteliktedir. Buna karşın, saf genç kızların karşısında yer alan kötü kadın tiplemesi her haliyle erotiktir; daha doğrusu erotik olmaya çalışmaktadır. Yani normal şartlarda erotik çağrışımlar yapması gereken kişi kötü kadındır. Fakat niyeyse bizim sinemamızda saf genç kızların saflığı, kötü kadın tiplemesinin daima önüne geçmiştir. Saflık unsuru erotizmin ana malzemesi olmuştur. Bu durum filmin erkek başrol oyuncusu için de böyledir, sinemada filmi izleyen izleyiciler için de böyle algılanagelmiştir.

Erotizm içeren çoğu şeyde olduğu gibi ETS'de de egemen cinsiyet erkekliktir. Filmler çekilirken hep erkek seyirciler göz önünde bulundurulmuştur. Erotik nesne, arzu nesnesi daima kadındır. Sinemamızın bu dönemi, bir bakıma kadın sömürüsüne dayanır. ETS'deki erkek oyuncuların rolü genelde seyirciyi güldürmekten öte bir rol değildir. Filmlerde soyunan taraf hep kadınlardır. Erkek oyuncuların soyunduğuna pek rastlanmaz. Erkek oyuncular sadece seyirciyi tatmin edebilecek düzeyde vücutlarını sergilerler. ETS'de erkek oyuncuların çıplaklığı yalnızca erotik çağrışımlardan uzak bir güldürü unsuru olabilmiştir. Örneğin Aydemir Akbaş'ın veya Ali Poyrazoğlu'nun filmlerinde bu durumu çok net bir biçimde görebiliriz.

ETS, patlama yaptığı dönemlerde hem toplumun cinsel ihtiyaçlarını bastıran, hem de topluma öğüt veren bir nitelik taşıyordu. Bu bakımdan ETS, toplumbilimciler tarafından kapsamlı bir biçimde incelenmesi gereken bir alandır. Bu filmlere konu edilen şeyler, toplumsal paranoyanın tohumlarını ekiyordu. Örneğin içkisine ilaç atılan kız, izleyici için hem erotik bir nesne halini alıyordu, hem de doğrudan doğruya izleyiciye öğüt niteliği taşıyordu. Bunu izleyen babalar "Benim kızımın başına da gelebilir, en iyisi içki içmesini yasaklayayım" diye düşünüp kızlarının üzerinde baskı oluşturuyorlardı. Uyuşturucuya alıştırılan kız da izleyici için bir öğüttü. Bara gidip içki içen kız da öyle... Büyük şehre göç eden kız hikayesi de benzer bir öğüt niteliği taşıyordu. Bugün 20'li yaşlarda olan gençlerin babaları, bu filmleri bizzat sinemalarda izlediklerinden dolayı bu toplumsal paranoyadan fazlasıyla nasibini almışlardır. Hala "Kızım dikkat et, içkine ilaç atmasınlar!" diyen babalar varsa, bu durum tamamen ETS'nin yarattığı sosyal facianın eseridir.

Bu filmler öğüt verici olduğu kadar eğitici nitelik de taşıyorlardı. 70'li yıllarda sinemalarda ortaya çıkan seks furyası, genellikle "varoş kesim" diye tabir edilen insanlar tarafından destekleniyordu. O dönem, binbir çeşit sorunla yaşamak zorunda kalan, cinsel tatminsizliğini nasıl sona erdireceğini düşünen yoksul insanlar için Erotik Türk Sineması bulunmaz bir nimetti. Cinsel eğitimin verilmediği Türkiye toplumunda insanlar ilk cinsellik derslerini bu filmler sayesinde alıyorlardı. Hayatlarında ilk defa çıplak kadın vücudu görecek olan yüzlerce erkek sinema salonlarına doluşuyordu. Yani o günlerde erotik filmler oynatan sinema salonları, insanlara çarpık bir şekilde cinsel eğitim verilen mekanlar halini almışlardı. Hatta o dönemin kadın oyuncuları hala kendilerini "o dönemin seks eğitmeni" olarak adlandırmakta ısrarcıdırlar. Halbuki o dönemde sinemalarda olan şey, eğitici olmaktan ziyade, kadının cinsel anlamda sömürüsüne dayanan utanç verici görüntülerden ibaretti.

Erotik sinemanın Türkiye'deki gelişimi de bir hayli ilginçtir. İlk dönem filmlerinde erotizm sadece içerik olarak filmlerde yer almıştır. Erotik sinemanın ilk örneği diyebileceğimiz Pençe (Sedat Simavi, 1917) adlı film her ne kadar ilkel bir yapım olsa da içerisinde erotik unsurlar barındırıyordu. Film evlilik dışı ilişkilerden, şehvetten ve isterik bir kadından bahsediyordu. Filmin çekildiği yıllar henüz Osmanlı dönemiydi ve sinemada herhangi bir denetim mekanizması yoktu. Buna benzer olarak 1921 yılında çekilen Bican Efendi Vekilharç (Şadi Fikret Karagözoğlu, 1921) adlı film de röntgenciliğin ilk örneği olması açısından erotik sinemamız açısından önemlidir. Filmde başrol oynayan Bican Efendi, konağın hizmetçilerine asılıyor, haremliğin anahtar deliğinden gizlice içerde göbek atan kadınları izliyor ve yaptığı bu eylemlerden büyük bir haz alıyordu.

Bu bağlamda ETS'nin ilk dönem filmleri görsel anlamda ahlak kurallarının çok fazla dışına taşmasalar da içerik olarak kendilerini ortaya koymuşlardır.

50'li yıllara gelindiğinde sinemanın artık denetlenmeye başladığını ve o yıllarda sansüre takılmayan tek erotik kaçamağın göbek dansları (oryantal) olduğunu görüyoruz. Henüz striptizle, soyunan kadın erotizmiyle vs. tanışmamış olan sinemamız için göbek dansı oldukça ilgi çekici bir görsellik oluşturuyordu. Fakat sonra 60'lı yıllara gelindiğinde zevklerimiz tam anlamıyla Batılılaştı. Daha önce en fazla mayoyla, şortla vs. görebildiğimiz erotik nesne, bu dönemde iç çamaşırıyla, striptiz şovlarıyla karşımıza çıkabilir hale geldi. Dansözler, genelev görüntüleri, ıslak ve tene yapışan giysiler, dar elbiseler, kombinezonlar... ETS gittikçe daha cüretkar bir hal almaya başlıyordu. Şalvar erotizmi, dağa kaldırılan kadın, göle giren kadın, çeşme başında bacaklarını sergileyen kadın, ağanın arzulaması... Bunlar hep 70'li yıllarda kopacak olan seks furyasının habercisi olan görüntülerdi. 70'li yıllara gelene dek ETS hep dar kalıplar içerisinde varlık göstermişti. Örneğin ilk dönem filmlerinde çiftler arasındaki birkaç küçük öpücük doğal karşılanırdı fakat devamı için nikâh kıyılması beklenirdi. 70'li yıllara gelindiğinde ETS kendi dar kalıplarını kıracaktı.

70'li yıllar ETS için "altın dönem" diye adlandırabileceğimiz bir dönemdi. Örneğin 1975 yılında 126, 1976 yılındaysa tam 120 tane "seks filmi" etiketi taşıyan film çekilmişti. Bu kadar filmin iki yıl içerisinde çekilebilmiş olması bir yana, dönemin siyasi arkaplanına baktığımızda da ilginç bir tabloyla karşılaşıyoruz. O zamanlar Türkiye, Milliyetçi Cephe Hükümeti tarafından yönetiliyordu. Bu tip filmlerin tam da muhafazakârlığıyla bilinen MC hükümeti dönemde patlama yapmış olmaları ilginçtir. MC her ne kadar seks furyasını engellemeye çalışıyorsa da kesin bir sonuç alamamıştır. Seks filmleri furyası 12 Eylül 1980 askeri darbesine kadar bir biçimde devam etmiş, darbeyle birlikte kendiliğinden sona ermiş ve yerini varoşların da desteğiyle Arabesk Sinema'ya bırakmıştır.

Atilla Dorsay, seks filmlerinin tam da bu siyasi ortamda ortaya çıkmış olması hakkında şöyle diyor:
İthal filmcilikte olduğu gibi yerli sinemada da kendisini gösteren bu seks filmlerinin furyasının, milli, manevi değerleri koruyucu, milli ahlakı savunucu bir MC iktidarı döneminde böyle azgınlaşması da ilgi çekicidir. Başta sağcı bir hükümet ... yabancı dergilerdeki meme uçlarını bantlayan bir anlayış, TRT'de Yalçıntaş/Çakmaklı egemenliği... Bu acaba kaderin bir oyunu mudur? Kaderin oyunu filan değildir. Bir rastlantı da değildir. Ekonomik sömürünün ve siyasal bunalımın azgınlaştığı dönemlerde ulusların kültür yaşamları da yozlaşır. (sayfa: 145)
Yeşilçam'da seks filmlerinin çekilmeye başlanması, TV'nin yaygınlaştığı ve yabancı sinemanın baskılarının arttığı döneme denk gelir. O dönem film getiricilerinin ilan ettikleri listelere baktığımızda "Seks Külübü", "Erika Herkese Açık", "Aşkın 69 Çeşidi", "Harpte Seks", "Gönüllü Yosma" gibi filmlerle karşılaşıyoruz. Yurtdışından getirilip gösterime sokulan filmlerin isimlerine bakarsak Yeşilçam'ın niçin böyle bir dönüşüme uğradığını çok net bir şekilde kavrayabiliriz.

70'li yılların seks furyası, Yeşilçam'ın içinde doğup yine Yeşilçam'ın yan sektörü olarak faaliyet göstermiştir. Yeşilçam'ın seks filmleri yumuşatılmış bir pornodan öteye geçememişlerdir. Pornografik sinemaya geçiş denemeleri 1979 yılında Naki Yurter tarafından çekilen Öyle Bir Kadın ki adlı filmle gerçekmişse de, pornografi çok fazla yaygınlaşamamıştır.

Dönemin seks furyası, kültüre de etki ediyordu. Bu dönemde çekilen film adları, dile de etki etmiş ve birer deyim olarak argomuzdaki yerini almışlardır. Bunlara örnek olarak Çalkala Yavrum Çalkala (Ülkü Erakalın, 1975), Şeftalisi Bala Benziyor (Birsen Kaya, 1975), Kayıkçının Küreği (Çetin İnanç, 1976), Muz Sever misiniz? (Oksal Pekmezoğlu, 1975), Tak Fişi Bitir İşi (Ülkü Erakalın, 1974), Hasan Almaz Basan Alır (Aram Gülyüz, 1975) gibi filmleri verebiliriz. Görüldüğü gibi bugün hala kullanılmakta olan birçok argo deyimin kaynağı 70'li yılların erotik sinemasıdır. Film adlarında sezilen mizahi hava afişlerde de kendini gösterir. Dönemin film afişlerini incelediğimizde bunu görebiliyoruz.

70'li yıllardaki seks furyası, teşhircilikten öteye geçememiştir. Cinsel ilişkileri maçoluk ve teslimiyet açısından ele almıştır. Bu sebeple basit ve yüzeysel filmler üretilmiştir.

90'lı yıllara gelindiğinde ETS'nin bir hayli ilerleme kaydettiğini görüyoruz. Artık cinsel birliktelik, cinsellik ve benzeri ilişkiler daha olgun bir biçimde ele alınıyor. Her şeyden önemlisi, bunlara birer anlam yükleniyor. Artık cinsel ilişki artık sadece erkeğe hitaben değil, kadını da kapsayacak biçimde verilmeye başlanıyor. Cinsellik bu dönemde, daha önce görmezden gelinen kesimleri de (gay, lezbiyen, biseksüel) kapsayacak biçimde sinemaya taşınıyor. Örneğin 1992 yılında Orhan Oğuz tarafından çekilen "Dönersen Islık Çal" adlı film gibi... Aynı şekilde, Ağır Roman'da küçük İskender'in oynadığı rolü de örnek verebiliriz. küçük İskender bu filmde bir erkek eşcinseli canlandırıyordu.

ETS toplumda ilginç ve kabul edilemez etkilere de sebep oluyordu. Tecavüzcü Coşkun tiplemesi ve onun yarattığı etkiler neticesinde toplumda tecavüzün ve tacizin olumlanması gibi bir durum ortaya çıkmıştı. Bu filmler belki de toplumun cinsel açlığının beyaz perdeye yansımasından ibaretti. Coşkun Göğen, filmlerde sürekli birilerine tecavüz ediyor olmasına rağmane seyirci tarafından sevilip kabul görüyordu. Hatta Tecavüzcü Coşkun tiplemesi toplum tarafından öyle bir kabul görmüştür ki, Coşkun Göğen Bodrum'da "Tecavüzcünün Yeri" adlı bir mekan açıp işletmiştir.

Tecavüz teması, erotik sinemamız için oldukça önemlidir. Zengin evin genç oğlu, üvey baba, fabrika sahipleri ve işverenler... ETS'de çeşit çeşit tecavüzcü vardır. Örneğin Temel Gürsu'nun Sekreter adlı filminde Hülya Avşar defalarca tacize ve tecavüze maruz kalır. Bu yüzden birçok kez işten ayrılıp başka işe girer. Ancak yine aynı şeylere maruz kalır.

Erotik sinemamızda 12 yaşındaki kız da ("Suçsuz", Nejat Gürsoy, 1987), lokantacı kız da ("Sana Can Dayanmaz", Gökhan Güney, 1988) tecavüze uğrar. ETS'de tecavüz "İyi bir şey değil ama..." tadında işlenmiştir. Sahneler uzun uzun çekilmiş, seyirciyi tahrik etmek için detaylandırılmış, özen gösterilmiştir. Ahırda, samanlıkta, üvey babanın evinde... Nihat Genç'in girişte alıntıladığım sözü gerçekten de doğrudur. Gerçekten de bir kuşak, bu filmlerdeki tecavüz sahnelerinde masturbasyon yaparak büyümüştür.

Sinemanın toplumsal boyutu, oyuncular için kimi zaman tehlike arz etmiştir. Sinemada veya televizyonda kötü roller üstlenen oyuncular şanssızdırlar. Çünkü özellikle 80'li ve 90'lı yılların sinema seyircisi ilkeldir. İlkel sinema izleyicisi, sinemada kötüyü oynayan oyuncuyu normal hayatta da kötü zanneder. Seks sineması için de bu geçerlidir. Sinemada "kötü kadın" rolü oynayan kadın, gerçekte de öyleymiş gibi algılanır. Bu durum seks sineması oyuncuları için olumsuz bir durumdur. Bu handikap, bugün de kısmen geçerliliğini korumaktadır. İnsanlar hala televizyonda gördükleri dizi oyuncularını, gerçekte de o karaktere sahip insanlar zannedebiliyorlar.

Seks sinemasının çekim aşaması da oldukça zordur. Çünkü oyuncular oldukça düşük bütçeli filmlerde, ilkel şartlarda çekim yapmak zorunda kalmışlardır. Özellikle kadın oyuncular için bu çekimler hiç kolay geçmemiştir. Kameranın önünde soyunmak aynı zamanda set işçilerinin, kameramanın ve hatta çaycının önünde soyunmak anlamına geliyordu. Bunca insanın önünde sevişmek veya sevişiyormuş gibi yapıp mutlu gözükmek kolay iş değildi.

Filmler öyle ilkel koşullarda çekiliyordu ki, bazen sokaktan adam çağırıp filmde oynatmak gibi yollara bile başvuruluyordu. Erotik sinema, bu bakımdan kimi zaman kendi oyuncularını yaratmıştır. Çoğunlukla tiyatro kökenli oyuncularla çalışılsa da, kimi zaman, özellikle de softcore'dan hardcore filmlere geçişte (yani seks sinemasında) işler biraz değişmiştir. Artık ETS, kendi başrol oyuncularını yaratır hale gelmiştir. Kazım Kartal böyle biridir mesela...

Filmlerin zor koşullarda çekilmesi "dahi" sıfatıyla anılan yönetmenlerin ortaya çıkmasına sebebiyet vermiştir. Mesela "Yırt Kazım" filminin yönetmeni Semih Evin de bu dahi yönetmenlerden biri olarak anılır. Evin, çektiği filmlerde asla senaryo kullanmazmış. Filmleri sigara paketlerine yazdığı küçük notlarla çekermiş. Klaket de kullanmazmış. Hatta ekonomik olsun diye oyunculara çaktırmadan iç içe iki tane film çektiği de olurmuş. Bir dönem Yılmaz Güney'le de çalışmış. Evin, Atıf Yılmaz'ın da hocasıymış. 70'li yıllarda ETS furyası patlak verince (kendisi de ekonomik anlamda zor durumda olduğu için) bu furyaya dahil olmak zorunda kalmış.

Buraya kadar hep beyaz perdede olan biten şeyleri anlattım. Biraz da perdenin önünü, yani sinema salonlarını anlatmak gerek.

ETS oynatılan sinema salonları adeta bir "erkek kulübü" biçiminde varlık gösterdiler. Bu salonların birçoğu günümüzde kültür merkezine ya da normal sinema salonuna dönüştürüldü. Son örneği Beyoğlu'ndaki Rüya Sineması'yı galiba... Fakat o da geçtiğimiz günlerde normal bir sinema salonuna dönüştürüldü.

Salonların girişinde her ne kadar "18 yaşından küçükler giremez" yazsa da, 12 yaşından 60 yaşına dek geniş bir erkek izleyici kitlesine sahipti. Salonlar genelde düzensiz ve bakımsızdı. Koltuklar yırtık ve bozuk, içerisi tütün dumanıyla kaplı ve havasızdı. Kapıda (fuayede) işlevsiz bir büfe yer alırdı. Çünkü bu büfede satılan patlamış mısır ve frigo gibi şeyler, erotik sinema izlemeye gelen izleyicinin en son ihtiaç duyacağı şeylerdi. Genelde fuayede sigara içilirdi. İzleyici sinema salonuna istediği zaman girip, istediği zaman (daha doğrusu işini bitirdiği zaman) çıkabiliyordu. Amaç kendini tatmin etmek olduğu için işini bitiren genelde çıkıp giderdi.

Salonda koltuk numarası, yerleşim düzeni gibi şeyler genelde yoktu. Yer göstericinin insafına kalınırdı. İzleyiciler yüzlerinde tepkisiz bir ifadeyle sabit bir noktaya bakarak otururlardı. Salonun kapıya yakın olan kısmıyla perdeye yakın kısımları "profesyonel izleyiciler" tarafından asla tercih edilmezdi. Salonun zemini "gereksiz sıvıları" emmesi için talaş kaplıydı. Bu talaşlar her akşam sinema kapanırken süpürülürdü. Etraf pisti, hatta leş gibiydi. O yüzden olabildiğince az yere temas etmek gerekirdi.

Filmin ilk yarısı bitip ikinci yarısı başlarken, yani bobin değiştirilirken makiniste kolaylık olsun diye yeni bobinin önüne bir parça eklenirdi. Bu parça, yabancı bir hard pornodan alınmış salt cinsel aktivite içeren ve seyircinin masturbasyon faaliyetine hizmet eden bir parçaydı. Hiçbir estetik kaygı, olay, hikaye örgüsü içermezdi. Salt cinsellik içerirdi. 10-15 dk boyunca gösterilen bu parça, ETS izleyicilerinin esas sinemaya geliş sebebiydi.

Erotik Türk Sineması, bugün hala televizyon ekranlarında izlediğimiz birçok kadın oyuncunun doğduğu yerdir. Sinemamızın bu karanlıkta kalan, pek ilgi gösterilmeyen döneminde Banu Alkan, Müjde Ar, Ajda Pekkan, Ahu Tuğba ve Zerrin Egeliler gibi pek çok oyuncu yetişmiştir. Sinema tarihimizde oldukça geniş bir yer kaplayan ve yüzlerce filmin çekildiği bu dönem, şüphesiz ki araştırmacılar tarafından gereken ilgiyi görmemiştir. Bu kitap, erotik sinemamızı dönem dönem ele almakla birlikte, ilerdeki araştırmalara da kaynaklık edebilecek nitelikte olması açısından önemli bir envanter teşkil etmektedir. Kitabın sonunda Erotik Türk Sineması Genel Dizini başlığı altında, tüm filmler sıralanmış, dolayısıyla araştırma yapacak olanlar için oldukça kapsamlı bir liste ortaya çıkarılmıştır. Yine kitabın sonunda bir filmografi kısmı da bulunmaktadır.

Bu yazıda da bazılarını kullanmış olduğum iç görseller, kitabı daha okunabilir kılmış. Kitabın içerisinde dönemin film afişlerine ve filmlerden çekilmiş fotoğraflara da bolca rastlamak mümkün.

Bu değerlendirme yazısını yazarken Hayvan dergisinin 29. ve 30. sayılarından ve Kaçak Yayın dergisinin 6. sayısından da kısmen faydalandım.

Erotik Türk Sineması üzerine okuma yapmak isteyenler bu kitabın yanı sıra Osman Cavcı'nın yazdığı kitaplara da bakabilirler. Her ne kadar bu kitap gibi ciddi ve kapsamlı olmasa da, Cavcı'nın kitapları da bizzat o döneme tanıklık eden birinin eserleri olması açısından önemlidir. Bu kitap uzunca bir süredir Kabalcı Kitabevi'nde %50 indirimli olarak satılıyor. İndirimli fiyatı yanılmıyorsam 10 TL idi.

Daha güzel bir dünya için...

İyi okumalar.

22 Kasım 2009 Pazar

Kapital Manga Cilt: 1 - Karl Marx, East Press

Küçükken, Karl Marx'ın Kapital adlı kitabı gibi cilt cilt, kalın kalın kitaplar gördüğümüzde "tuğla gibi kitap" derdik. Hep korkardık bu kitaplardan. Çünkü ne zaman okumaya kalksak, 10 sayfa okuduktan sonra bıkacağımızı düşünür, hep kaçardık. Gözümüz korkardı. Hele ki içerisinde anlaşılması güç kavramlar ve uzun uzun cümleler yer alıyorsa, yüzüne bile bakmazdık. Böyle kalın kitaplar okuyabilenlere büyük bir hayranlık beslerdik.

Kapital'i okumak, büyük bir felsefi birikim, derin bir iktisadi bilgi ve sabır ister. Temelsizce yapılmış bir Kapital okumasından sonuç alınabileceğini düşünmüyorum. Kitabın (Kapital'in) herhangi bir cildine şöyle bir göz attığımızda bile bunu çok net anlayabiliriz. Her şeyden önce Kapital'i sindirerek okumak, zaman gerektiren bir şeydir. İnsanlar (ben de dahil olmak üzere) genelde okumaktan korktuklarından dolayı Kapital'i okumaya cesaret edemezler.

Kapital Manga, Kapital okumak isteyenlerin tüm bu korkularını azaltabilecek nitelikte bir kitap.

Kitap, kendi küçük imalathanesinde peynir üretimi yapan Robin adlı basit meta üreticisinin, Daniel adlı bir kapitalist (finans uzmanı) tarafından nasıl canavarlaştırıldığını ve sömürü çarkına dahil edildiğini anlatıyor. Kapitalist üretim sürecini, artı-değer teorisini, sömürüyü, kullanım değerini, emek gücünü, mübadele değerini, mal ve meta ayrımını çok güzel ve anlaşılabilir bir biçimde resmediyor.

Kitapta, kapitalist üretim sürecinin ne kadar acımasız (ve Marksist deyişle insani-olmayan) tarzda işlediğini çok net görebiliyoruz.

Tamamı 192 sayfa olan kitap, bir solukta okunuveriyor. Yetişkinlerden ziyade, çocuklara okutulması daha iyi olur kanaatindeyim. Yayınevine sorduğumda kitabın ikinci cildinin muhtemelen Ocak 2010 civarında çıkacağını öğrendim. Haberiniz olsun! Şimdiden merakla bekliyorum.

İnsanca yaşamak için...

İyi okumalar.

28 Temmuz 2009 Salı

Kur'an ve Din (İslamiyet Gerçeği I) - Erdoğan AYDIN

Gazeteci yazar Erdoğan Aydın tarafından kaleme alınan bu kitap, oldukça sert bir Kuran eleştirisi niteliği taşıyor.

Kitabın ana fikrini kendimce şöyle belirledim: "Din, ilkel insanların kendini avutma çabalarıdır." Erdoğan Aydın bu kitabında, yeryüzünde geçmişten bugüne dek hüküm süren tüm dinlerin (ve genel olarak tüm inançların), ilkel ve yarı-ilkel insanlar tarafından ortaya atılan "avuntular" olduğunu söylüyor. Yani dinler, bilinemezlikten ve bu bilinemezliğin yarattığı boşluktan kurtulmak için insanlık tarafından oluşturulan soyut sistemler olarak anlatılıyor.


Kitabın, 1992 yılında Turan Dursun İnceleme ve Araştırma Ödülü'ne layık görüldüğünü söylesem, sanırım içeriği hakkında az çok fikir sahibi olabilirsiniz. Kitap, Kuran'ın "insan ürünü" olduğunu iddia ediyor ve bu iddiayı sağlam kanıtlarla ispatlıyor. Aklımda kalanlar ışığında kitapta yer alan birtakım tespitleri size aktarmaya çalışacağım. Turan Dursun'un Din Bu (I-II-III-IV) adlı dört ciltlik eserinde temellendirmeye çalıştığı "Allah yoktur ve Kuran Muhammed'in eseridir" iddiasının, bu kitapta çok daha bilimsel bir şekilde ispatlanmaya çalışıldığını görüyoruz.

Dinsel evrim, yani ilahi dinler de dahil olmak üzere tüm inançların zamanla geçirdiği morfolojik değişim, kitabın temel dayanak noktalarından birisini oluşturuyor. Tüm inanç biçimleri, insanlık tarihinin belli bir olgunluk düzeyine ulaşmasıyla ortaya çıkıyor. Yani insan bilincinin, zamanla pek çok şeyi algılayabilecek ve ona neden arayabilecek duruma gelmesi, insanları bir arayışa sürüklüyor. Bu arayış sonrasında, örneğin "Neden gök gürlüyor?", "Neden fırtınalar kopuyor?", "Neden yağmur yağıyor, neden deprem oluyor?" gibi sorular insanların kafasını kurcalamaya başlıyor. O zamanın ilkel insanları bu sorulara cevap üretebilecek kadar gelişkin olmadıkları için, tüm bu doğa olaylarını "doğaüstü bir gücün" ürettiğini zannediyorlar. Bunun neticesinde tanrı fikri doğuyor.
Tanrısız geçirilen yüz binlerce yıldan sonra, büyücülük, totemcilik ve ruhçuluk, çoktanrıcılık şeklinde, basitten karmaşığa doğru gelişen bir süreci takiben, tek tanrıya varılabildiği gerçeği ile karşı karşıyayız. (sayfa: 61)
Peki tanrı ortaya çıkıp ilahi dinleri takdim etmek için neden yüz binlerce yıl bekledi? Öyle ki, ilahi dinlerin varlık gösterdiği üç bin yıllık dönemin bin yıldan fazlasında tek tanrıcılık çok küçük bir topluluğa hitap etmiştir. Yahudilik bilindiği üzere pek yaygınlaşmamış, dar bir kapsamda kendini muhafaza etme yolunu seçmiştir. Yahudiliğe muhalif bir anlayış olarak yine İbrani kavmi içerisinde doğan Hıristiyanlık ise, ortaya çıkışından yaklaşık 325 yıl sonra Roma İmparatorluğu tarafından resmi din kabul edilene kadar yer altında (underground) varlık göstermek durumunda kalmıştır.
Görüldüğü gibi tektanrılı dinlerin dünyadaki etkinliğinin tarihi 1600 yıldan ibarettir. Bundan önce tek tanrının, yarattığı varsayılan insanlık üzerinde yaygın bir etkisi bulunmamakta, insanlığın yaygın bilinci onu tanımamaktadır. (sayfa: 39)
Hal böyle olunca, tek tanrılı dinlerin niçin tarihin belli bir evresinde ortaya çıkmış olabileceğini düşündüm. Daha önceleri birbirinden kopuk ufak topluluklar halinde yaşayan insanların, tarihsel süreç içerisinde devletleşmeleri, büyük alanlarda bir arada yaşamaya başlamaları gibi nedenler, onları yerel inançlardan genel inançlara sürüklemiş olabilir. Yani büyücülük, totem, çoktanrıcılık... gibi inançlar, büyük devletlerin halkı bir arada tutabilmelerine engel teşkil ediyor olabilir. Bu da çok normaldir, zira Ahmet'in inandığı puta Mehmet inanmıyorsa ve başka bir putu kendisine tanrı olarak seçiyorsa, orada birlikten (tevhid) bahsetmek çok güç olacaktır. "Birlik" duygusu olamayan bir halkın, devlet açısından ne büyük sorunlar teşkil ettiğini de hepimiz gayet iyi biliriz. Din, hiç kuşku yok ki, büyük halk kitlelerini bir arada tutabilen ve ortak bir amaç uğruna sorgusuz sualsiz koşullandırabilen en önemli toplumsal kurumdur. Dinin bu özelliği, onun geçirdiği biçimsel değişiklikleri biraz olsun açıklıyor sanki... İnsanları çoktanrıcılıktan tektanrıcılığa sürükleyen rüzgar, sanırım güç ve iktidar ilişkilerinden doğuyordu!

Neyse, sonuç olarak insanlık belli bir gelişkinlik seviyesine ulaştığı anda tek tanrılı dinlerin varlığını kabul etti. Bu kabulün gerçekleşmesinde, hem fikriyatta hem de maddiyatta (maddiyattan kasıt, iktisadi ve siyasi şartların değişimidir) meydana gelen gelişimler etkili oldu.

Her şeyden önce şunu sormamız gerekir: Din, neye hizmet ediyor? Sınıflı toplum düzeninin korunmasına mı? Toplumu koşulsuz itaate sürüklemeye mi? Toplumdaki servet eşitsizliğini meşru göstermeye mi? "Kader", "şükür", "tevekkül" gibi kavramlarıyla toplumu edilgen kılmaya mı? İnsanların ruhsal tatminine mi? Kitap bu sorunları Kuran temelinde ele alıyor. O halde ben de kitapla aynı seyirde devam edeceğim.

Kuran'ın tanrısı, nedendir bilinmez, köleci toplum düzenini yok etmek adına hiçbir çaba sarf etmez. Aksine köleciliği teşvik eden ayetler indirir. İndirdiği birçok ayette "köle" lafını kullanmasına karşın, bir tanesinde bile "kölelerinizi serbest bırakın, kölecilikten vazgeçin" gibi laflar etmez. Tarih bilimi, çok net bir şekilde 7. yüzyıl Arap coğrafyasında köleciliğin oldukça etkili olduğunu söylüyor. Kuran'da da köleciliği meşrulaştıran bir anlayış olduğunu görünce, dünyayı daha müreffeh bir yer haline getirmeye çalışan(?) Allah'ın, aslında bunun için en ufak bir çaba harcamadığı sonucuna varıyoruz. Ayrıca indirilen ayetlerin var olan toplumsal düzeni değiştirmek yerine, bu düzeni körüklemesi de ayrı bir tuhaflık. Üstüne üstlük toplumdaki servet eşitsizliklerini "sadaka" ve "zekat" gibi şeylerle meşrulaştırmaya çalışması da ayrı bir ilginçlik! Bu eşitsizliği kökünden yok etmek varken, yoksullara "sus payı" vererek sınıflı toplumu normalleştiriyor olması gerçekten garip.

Hıristiyanlıktan sonra tüm insanlığa hitap ettiği iddiasıyla indirilen Kuran'ın, aslında egemen sınıflara ve yalnızca Arap toplumuna hitap ettiğini görebilmek için müneccim olmak gerekmiyor. Açıkçası eleştirel bir gözle bakabilen her Kuran okurunun görebileceği birtakım çarpıklıklar ve mantıksızlıklar, bu gerçeği gözler önüne sermeye yetiyor. Örneğin Tebbet Suresi'nin tamamının Ebu Leheb adındaki Mekke egemenlerinden birine hitap ediyor olması tuhaf değil midir? Yani tüm zamanlara ve tüm insanlığa indirildiği söylenen bir kitapta, Ebu Leheb denen bir Arap'ın sure bazında 1/114 oranında yer kaplaması tuhaf değil midir? Üşenmedim, bu surenin tefsirine de baktım ancak yine doyurucu bir açıklamayla karşılaşmadım. Yani bugünün insanı için, "Ebu Leheb'in ellerinin kuruduğu" bilgisi ne ifade edebilir? Kuran gibi "yol gösterici, rehber" olduğu iddia edilen bir kitapta, bu tarz bir bilginin ne gibi bir yol göstericiliği olabilir?

Buna benzer olarak, Ahzâb Suresi'nin 53. ayetinde de şöyle deniyor:
Ey imân edenler! Peygamberin evlerine, yemeğe izin verilmeksizin, vaktine de bakılmaksızın girmeyin. Ancak davet edildiğinizde girin, yemek yediğinizden hemen sonra dağılın. Söz ve sohbette bulunmak için de izinsiz girmeyin. Şüphesiz ki bu gibi davranışlarınız Peygamberi üzüyor, sizden utanıp bir şey de demiyor. Ama Allah, hakkı söylemekten çekinmez. Peygamberin eşlerinden işe yarar bir şey sormak istediğiniz zaman perde arkasından kendilerinden sorun ; bu ölçüde hareket etmeniz hem sizin kalbleriniz, hem onların kalbleri için daha temiz, daha nezihtir. Allah'ın Peygamberini incitmeniz ve kendisinden sonra O'nun eşleriyle evlenmeniz size asla helâl değildir. Böyle bir şey yapmanız Allah yanında çok büyük (bir günah)tır.
Böyle bir ayeti okuduktan sonra, "Kuran Allah'ın insanlığa sunduğu rehberdir" diyebilmek mümkün müdür? Açıkçası ben bu ayeti okuduktan sonra; evine ikide birde misafir gelmesinden pek hoşlanmayan Muhammed'in, misafirleri evinden uzak tutmak için kafasına göre bir ayet uydurduğunu düşünebiliyorum sadece. Hatta kendisi öldükten sonra karılarının başka erkeklerle birlikte olmasını engellemek için birtakım önlemler almaya çalıştığını görebiliyorum! Yoksa bu ayetin, insanlığın genel gidişatıyla ve bugünün dünyasıyla hiçbir ilgisi olmadığı ayan beyan ortadadır. Bu ayet, insanlığın hiçbir dönemine hiçbir şekilde hitap etmemektedir. Yalnızca Muhammed döneminde yaşayan insanlara hitap eden bu ayetin, "tüm zamanlara ve tüm insanlığa" hitap ettiği söylenen Kuran'da yer alması oldukça tuhaftır.

Ayetler üzerinden gidersek, örneğin Fetih Suresi'nin 7. ayetine göre "Göklerin ve yerin orduları Allah'ındır. Allah çok güçlüdür, çok üstündür ve yegâne hikmet sahibidir." Fakat bugün dünyadaki hakim güçlere baktığımızda İslam orduları değil de, "kâfir" devletlerin ordularının hakim olduğunu görüyoruz. Tanrı hem böyle bir ayet indirip, hem de gereğini yapamıyor mu? Yoksa bu ayet, o günün şartlarına binaen Muhammed tarafından uydurulmuş bir ayet miydi? Şuara Suresi'nin 4. ayetine bakalım bir de: "Biz dilesek, onların üzerine gökten bir mucize indiririz de, ona boyunları eğilip kalır" deniyor. Peki ama bu mucizeleri gören, tanık olan var mıdır? Tanrı mucize olarak sadece peygamber indirmekle yetiniyor. Üstelik peygamberlerinin de karşısına bir sürü zorluk çıkartarak (savaşlar, inkarcılar, vs...) kendi dininin yayılmasını geciktiriyor. Böyle bir anlayış olabilir mi?

Hiç kuşku yok ki, ayet bazında incelersek Kuran'da buna benzer birçok mantık dışı, ilahi tasavvura sığmayan ayet bulunabilir. Örneğin A'raf-179'da kalbin "düşünme organı" olarak lanse edilmesi, ilahi bir varlığın değil de olsa olsa bir 7. yüzyıl insanının görüşü olabilir. Veya En'am Suresi'nin 159. ayetinde "Fırka fırka olup dinlerini parçalayanlarla senin hiçbir ilişiğin olamaz. Onların işi Allah'a kalmıştır, yaptıklarını onlara sonra bildirecektir" diyen bir tanrının, İslam'ın da ilerde mezheplere ayrılacağını öngörememesi şaşırtıcıdır! Hadid-22'de "Yeryüzüne ve sizin başınıza gelen herhangi bir musibet yoktur ki biz onu yaratmadan önce o, Kitap'da bulunmasın. Doğrusu bu Allah'a kolaydır" denir. Peki bunu diyen tanrı, En'am-159'da bahsedilen mezhep ayrılıklarını önleyememesi tuhaf değil midir?

Zuhruf-32'de "Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında biz paylaştırdık. Birbirlerine iş gördürmeleri için kimini ötekine derecelerle üstün kıldık. Rabbinin rahmeti onların biriktirdikleri şeylerden daha hayırlıdır" diyerek toplumsal eşitsizliği kendi elleriyle yaratan, keza Şura-49 ve Şura-50'de de insanlar arasındaki eşitsizliği tamamen keyfi biçimde meşrulaştıran anlayışa ne demeli?

Benim ilahi tahayyülüm, niyeyse toplumsal eşitsizlikleri açıkça destekleyen, cinsiyetçi (zira Kuran'daki dil erkek-egemen bir dildir), kadını erkekten aşağı gören, "ol" dediğim şey olur diyip, hiçbir şeyi olduramayan, kullarına sürekli beddua eden (Bkz. Buruc-4, Kıyame-34, Abese-17, Maide-64, vs...), kendini inandırıcı kılabilmek için sürekli "andolsun" diye yemin eden, kullarına sürekli öfkelenen, onlara tuzaklar kuran (bkz. Âli İmrân-54), kullarından öc alan (bkz. Zuhruf-55) bir tanrı fikrini kabul edemiyor!

Her neyse, Kuran'da bu tip surelerin yer almasını tuhaf karşılamamak gerek. Çünkü Erdoğan Aydın'ın aktardığına göre Kuran tahrif edilmiş bir kitaptır. Zaten Muhammed hayattayken yazıya geçirilip derlenmemiş bir kitabın, Muhammed'in ölümünden sonra olduğu gibi yazıya geçirilip hiçbir tahrifata kurban gitmeden derlenebilmesi oldukça güçtür.

Tahrifat dedim de, şunu da belirtmeden edemeyeceğim. Biliyorsunuz ki Kuran, Muhammed'in ölümünden sonra derlenip kitaplaştırıldı. Yani Muhammed'e ayetler inerken ortada herhangi bir kitap yoktu. Buna karşın Kuran'daki birçok ayette bir "kitaptan" bahsedilir. Yani henüz derlenip kitaplaştırılmamış birtakım ayetler, "kitap" olarak sunulur. Örneğin Ra'd-1'e ve Mü'min-3'e bakacak olursak, anlatmaya çalıştığım şeyi somut bir biçimde görebiliriz. Buna benzer birçok ayette, sadece Kuran hafızlarının zihinlerinde yer alan ayetlerden "kitap" diye bahsedildiğini çok rahat görebiliyoruz. Bu da, Kuran'ın sonradan kitaplaştırılırken tahrif edildiğine çok net bir kanıt teşkil ediyor.

Düşünün ki, bir peygamber ortaya çıkıyor ve kendisine ayetler indirildiğini söylüyor. Fakat nedense bu ayetleri kendi zamanında yazıya geçirmiyor. Etrafındaki insanlara ezberletip, bu şekilde korumaya çalışıyor. Sonra kendisi öldükten sonra Ömer diye biri çıkıp, ezberler arasından seçim yapıyor ve Kuran'ın ilk nüshası olan Mushaf-ı Şerif'i oluşturuyor. Fakat bu nüsha üzerinde herkes ittifak etmiyor, fikir ayrılığına düşülüyor. Hatta aynı dönemde bazı Kuran hafızları, bariz farklılıklar içeren farklı Kuran'lar kaleme alıyorlar. Ömer'in 12 yıllık iktidarı boyunca meydana gelen bunca çelişkiden sonra Osman ortaya çıkıyor ve yeni bir Kuran oluşturmaya kalkışıyor. Gerisini aynen kitaptan aktarıyorum:
Osman, eldeki Kur'an nüshalarından Zeyd ibn Sabit'in, Ubeyd b. Kab'ın, Abdullah b. Mes'ut'un, Ebu Musa Abdullah'ın ve Miktad b. Amr'ın nüshalarını güvenilir kabul ederek, bunlar temelinde resmi Kur'an'ı oluşturmak için bir kurul oluşturur. Dikkat edilirse burada birbirinden farklı "Kur'an'lar" olması bir yana, Ömer'in toplayıp kızı ve Peygamber karısı Hafsa'ya emanet ettiği Kur'an, söz konusu Kurul'a temel alınmamıştır. Kurul, toplanan bu nüshaları harmanlayacak, birbirini tutmayan ayetler arasında seçim yapacak ve sonuçta yeni bir resmi Kur'an oluşturacaktır. Asıl önemlisi çelişkili tüm parçalar, geriye tartışma konusu belge kalmasın diye yakılıp yok edilecektir.(*) (sayfa: 111)

* Bu noktada Osman'ın en doğru seçimi yaptığı, dolayısıyla elimizdeki Kur'an'ın kuşku götürmez olduğu iddiası, bilimsel ölçütlerden uzak bir niyet ifadesi olabilir. En azından diğer Kur'anlar ve belgeler imha edildiği için bilimsel anlamda bir değerlendirme yapmak olanaksızdır. Ancak suiistimallerle dolu bir dönemin halifesi olan Osman'ın, bizzat Müslüman halkın ayaklanmasıyla devrilip, Ebu Bekir'in oğlu Muhammed tarafından öldürüldüğü, hatta Müslüman mezarlığına gömülmesinin bile engellendiği anımsanacak olursa, ortada ciddi bir sorun olduğu açıktır. (Osman dönemine ilişkin ayrıntılı bilgi için bkz., E. Aydın, Öteki Tarih, 5. Bölüm).
Kuran'ın böyle bir oluşum süreci yaşadığı düşünülürse hiç zarar görmeden tasnif edilebilmiş olması en ufak bir ihtimal dahilinde bile olamaz. Her şeyden önce, görüldüğü gibi Kuran hafızları arasından "seçme" yapılıyor. Seçilen hafızların ezberleri dikkate alınıyor.. Peki ya geri kalanlar? Kaldı ki seçilen hafızların, ayetleri doğru hatırladıklarına da asla emin olamayız.

Kuran'daki kurgusal kopuklukların, olay örgüsü olmayışının, çelişkili ifadelerin, matematik hatasının ve daha birçok mantık hatasının sebebi, bu derleniş biçimi olabilir.

Ayrıca, İncil'in İznik Konsülü adlı bir kurul tarafından tartışılıp 4 ana kitap altında derlenmesi ile Kuran'ın derlenmesi arasındaki benzerliğe de dikkatinizi çekerim. Burada İncil savunuculuğu yaptığım zannedilmesin, bilakis ikisinin de ne denli tanrısallıktan uzak olduğunu göstermeye çalışıyorum. Öyle ki tanrı Kuran'da "Kur'an'ı kesinlikle biz indirdik; elbette onu yine biz koruyacağız. (Hicr-9)" demesine karşın, bundan önce indirmiş olduğu İncil'i, Tevrat'ı ve Zebur'u koruyamamıştır. Madem kutsal kitaplar insanüstü bir güç tarafından korunacaklardı; neden korunmadılar?

Kitap, akıllarda birçok cevapsız soru oluşturup insanı dipsiz kuyulara sürükleyebiliyor. O yüzden bu kitabı okumadan önce dindar kimliğinizi bir kenara koyup, tamamen eleştirel gözle konuya odaklanabilmelisiniz. Yoksa -en iyi ihtimalle- birkaç sayfa okuduktan sonra kitabı bir kenara fırlatıp, "Tövbe tövbe" diye söylenmeye başlarsınız!

Ayetleri ve çelişkileri bir kenara bırakıp düşünürsek,
  1. Bugüne dek varlık gösteren tüm ilahi(?) dinlerin, Ortadoğu'ya inmiş olması tuhaf değil midir? Tüm dinlerin aynı coğrafyada ortaya çıkması ve benzer söylencelerden bahsetmesi (örneğin: Nuh Tufanı) dindar kesim tarafından nasıl açıklanıyor?
  2. Kuran'ın ve diğer kutsal kitapların coğrafi anlamda da sadece Ortadoğu civarından bahsediyor olmaları ve 15. yüzyılda keşfedilen Amerika kıtasından veya 18. yüzyılda keşfedilen Avusturalya kıtasından bihaber olmaları tuhaf değil midir? Buralarda yaşayan insanların, imandan yoksul bırakılmaları ve Kuran'da hiç anılmamalarının sebebi nedir?
  3. Her şeye gücü yeten ve her zaman Müslümanların yanında olacağını söyleyen tanrının, bugünkü İslam dünyasının durumundan haberi yok mudur? Tüm İslam ülkeleri sefalet, sömürgecilerin baskısı, yoğun savaş ve tehditler altında yaşadıklarını gördüğü halde, niçin onlara yardım eli uzatmaz? Diğer dinlere mensup insanları "kahredeceğini" söyleyen tanrı, neden herhangi bir müdahalede bulunmaz?
  4. Muhammed döneminin, yani 7. yüzyıl Arap coğrafyasının sürekli değişen iktisadi ve siyasi gereksinimleri ışığında oluşturulduğu anlaşılan Kuran'ın, Muhammed'in özel hayatını dahi yansıtması ne derece kabul edilebilir bir şeydir? Buna karşın daha barışçıl, daha insanca bir hayat önermek yerine şiddeti önermesi, eşitsizliği önermesi, köleciliği meşrulaştırması, kadını küçümseyip pasifize etmesi ne derece doğrudur? Tanrı bu dünyayı güzelleştirmek mi istiyor, yoksa bu dünyadaki halkları birbirine düşürüp mahvetmek mi istiyor?
  5. Koskoca tanrının matematik hatası içeren bir ayet indirmesi normal midir? (Bkz. Nisa-11)
Bu sorular elbette çoğaltılabilir. Din alimlerinin bu sorulara cevaben yazdıkları birçok eser de bulunabilir. Fakat bugüne dek okuduğum hiçbir yanıt, beni tatmin edemedi. Örneğin Kuran'daki matematik hatasına çözüm olarak önerilen Avl (Avliye) denilen bir yöntem ortaya atılıyor. Fakat bu çözüm, tanrı kelamı olduğu söylenilen Kuran'ın, insan zekasıyla düzeltilmesi çabasından başka bir şey değil! Üstelik önerilen çözüm yöntemi, matematiksel oranları değiştirip ayeti iyice bozuyor.

Din, çok çetrefilli bir konudur. İnsan din üzerine okuma yaptıkça, dinden soğuyor! O yüzden bu kitabı okumadan evvel iyice düşünmenizi öneririm. İman dolu hayatınızla mutluysanız, hiç okumayın daha iyi.

Tıpkı Dr. Ali Şeriati'nin dediği gibi, bu kitap da adeta "Sizi rahatsız etmeye geldim" diyor.

Bu kitap, 4 ciltlik "İslamiyet Gerçeği" adlı serinin ilk kitabı. Diğer üç kitabı da en kısa zamanda okuyup burdan sizlere aktarmayı planlıyorum. Kitabın "Kırmızı Yayınları"ndan çıkıyor oluşu da okur için önemli bir güvence olmalıdır. Zira Kırmızı Yayınları, kaliteli yayın çizgisiyle ve yayımladığı sosyolojik içerikli kitaplarla tanınan bir yayınevidir.

Yine kitaptan alıntılayacağım son bir cümleyle yazımı sonlandırıyorum:
Şu gerçeğe dikkat çekmekte yarar var: Dinler özgür düşünceyi, farklı olma hakkını, özellikle de kendilerine yönelik çözümleme ve eleştiriyi hep bastırarak bugünlere gelmiştir. (sayfa: 33)
Bizler eleştirmekten, sorgulamaktan, üzerine üzerine gitmekten korkmayalım! Din şayet bizim hayatımıza hükmeden en önemli toplumsal kurum ise, biz o kurumu tamamen hazmetmeden taklidi bir imanla günlerimizi geçirmeyelim! Öncelikle Kuran'ı, sonra da Kuran üzerine yazılmış eleştiri kitaplarını okuyalım. Ancak bu şekilde Kuran'ı en iyi şekilde anlayabilir ve özümseyebiliriz. Daha sonra yazılan şeylere inanmak veya inanmamak, kişinin kendi tasarrufudur tabii.

Herkese iyi okumalar!

10 Temmuz 2009 Cuma

Yılmaz Güney'le Yasaklı Yıllar - Nihat Behram

Bu kitabı okuduktan sonra Yılmaz Güney'le ilgili tüm fikirlerim alt üst oldu. Açıkçası kitaba başlamadan önce, bende bu kadar çarpıcı bir etki yaratacağını ummamıştım. Kafamda yarattığım Yılmaz Güney imajıyla gerçek Yılmaz Güney arasında dağlar kadar fark olduğunu keşfettim.

Yılmaz Güney'in hapisten kaç(ırıl)ması için iki yıl boyunca canla başla mücadele eden, ülke ülke gezip sığınma talebinde bulunan ve bunu başaran; hemen hemen tüm filmlerine yapımcı olarak imzasını atan, Güney Film'e inanılmaz katkılarda (maddi, manevi) bulunan, "can dostu" diyebileceğimiz Nihat Behram tarafından kaleme alınan bu kitapta, bambaşka bir Yılmaz Güney'le karşılaştım.

Kitap iki bölümden oluşuyor. İlk bölümde, Yılmaz Güney'in cezaevindeyken, Nihat Behram'a yazdığı mektuplar (yirmi mektup) ve Nihat Behram'ın bu mektuplar üzerine çözümlemeleri yer alıyor. "Film Kopmadan Az Önce" diye adlandırılan ikinci bölümde ise, Yılmaz Güney'in cezaevinden kaçırılışını ve yurtdışında neler yaşadığını anlatıyor. Nihat Behram, Yılmaz Güney'in ölümüne dek hemen her an yanında (veya ulaşabileceği bir noktada) olduğu ve hemen her şeyine tanıklık ettiği için, kitabı okurken sanki o günleri birlikte yaşıyormuşsunuz gibi bir hisse kapılıyorsunuz.

Yılmaz Güney'in mektuplarından anlıyoruz ki, kendisi cezaevindeyken, en yakın arkadaşlarından biri olan Nihat Behram'la olan ilişkileri daha sıcak ve samimi bir düzeyde ilerliyor. Mektuplarında bu samimiyeti görebiliyoruz. Cezaevi koşullarının yarattığı çaresizlik ve eli kolu bağlanmışlık da bunda etkilidir tabii. Fakat cezaevinden kaçırıldıktan sonra Nihat Behram'la olan ilişkileri inanılmaz düzeyde değişiyor. Nihat Behram'ı dostu olarak değil de, Güney Film'de çalıştırdığı bir çalışma arkadaşı olarak görüyor.

Açıkçası Yılmaz Güney'in bu kadar egoist bir insan olduğunu bilmiyordum.

Nihat Behram'ın anlattıklarına göre, Yılmaz Güney kendi başına bir efsane olmak istiyordu. Yani kendisi efsaneleşirken, etrafında bulunan insanlarla bunu paylaşmak istemiyordu. Nihat Behram'ın kendisi kadar bilinmesini, kendisini bu günlere taşıyan kişinin Nihat Behram olduğunun bilinmesini istemiyordu. Çünkü eğer bilinirse, Yılmaz Güney'in "her şeyin altından başarıyla kalkabilen adam" imajı zedenelenecekti. Bu imajı kimseyle paylaşmak istemiyordu.

Örneğin kendisi yurtdışına kaç(ırıl)dığında Türkiye'de kendisi hakkında pek çok haber yayımlanmıştı. Nerede olduğu, ne yaptığı, neden kaçtığı bilinmiyordu. Hakkında türlü türlü efsaneler türetiliyordu. Tam da bu dönemlerde Nihat Behram, Yılmaz Güney'e "ortak imzalı bir bildiri yayımlayıp medyadaki bu bilgi kirliliğine son verelim" çağrısı yapıyor; fakat Yılmaz Güney ortak imzalı bir bildiriye karşı çıkıyor, geçiştiriyordu (Gerçi en sonunda bir bildiri yazılıp basına dağıtıldı, o bildiriyi aşağıda okuyabilirsiniz). Yılmaz Güney "tek adam" olma hayalleri uğruna, tüm arkadaş çevresini yavaş yavaş kaybetmiş ve kariyerinin sonlarına doğru yalnız kalma telaşına düşmüş bir sanatçıydı, evet ne yazık ki böyleydi! Bu arada, unutmadan az önce bahsettiğim bildiriyi de buraya ekleyeyim:
Güney Film'in Halkımıza Duyurusu:

YALAN, PROVOKASYON, İFTİRA BATAKLIĞI, FAŞİZMİN GIDASIDIR!

Burjuvazi tarafından Yılmaz Güney'in Türkiye'den "kaçtığı" yolunda sürdürülen kampanya, faşizmin kanlı tarihi boyunca devrimcilere ve halkın sanatçılarına karşı kullandığı provokasyon, yalan ve iftira tutumunun bir ifadesidir..

Yılmaz Güney kaçmamış, geçici olarak memleketinden ayrılmıştır. Çünkü memleketimizde bütün devrimci, ilerici, demokrat aydın ve sanatçılar gibi onun da düşünsel ve davranış özgürlüğü yasak ve baskı altındadır. Halkımız ve memleketimiz için yapacağımız şeyler, Türkiye içinde mümkün değilse, bunu başka yerlerde yapmanın olanaklarını aramamız, halkımıza ve memleketimize olan bağlılığımızın kuvvetli bir ifadesidir.

Burjuvazinin tutumu her dönemde aynı olagelmiştir. Dün onlar, halklarına olan görevlerine yazık ki memleketleri dışında sürdürmek zorunda kalan Picasso'ya, Neruda'ya, Brecht'e, Nazım Hikmet'e... aynı yöntemle yanaştılar.. Tarih ve insanlık tanıktır ki, bu isimler halklarının ve kendi ülkelerinin en yiğit, en fedakar evlatlarıdır. Aynı insanlık tarihinde, faşizmin yeri ve yöntemleri ise lanetle anılıyor..

Yılmaz Güney, halkımızın ve dünya halklarının bağrındaki sıcak izini derinleştirecek. Faşizmin provokasyon, iftira ve yalan bataklığında eşelenmesi ve bu eşelenişlerinden yakamıza çamur sıçratacağı hesapları yapması nasıl da sefih bir çaba..

Bu çaba, bu hırıldanış onların gıdasıysa, bizim gıdamız da halkımıza olan sarsılmaz ışıltılı bağımız ve mücadele arzumuzdur...

Yaşasın halkımızın kurtuluşu için terleyenler. Terimiz bu terin bir damlasıdır.. GF

(Güney Film)
Nihat Behram'ın, Yılmaz Güney'le olan ilişkilerinin bozulmaya başladığı sıralardaki duygularını, Yılmaz Güney hakkındaki düşüncelerini ve sitemlerini şu sözlerinden anlayabiliyoruz:
Kendisine vermek için hazırladığım notlarımı, "sonra konuşuruz!" diye geri çevirmişti. Dostça birtakım uyarılardı. Başarılı olması dileğiyle, kendisine ilişkin öneri ve düşüncelerimdi. "Yol"u tümüyle sonuçlandırmadan, Avrupa'yı iyice tanıyıp, sağlam ilişkiler kurmadan, yeni bir film serüvenine girmemesini söyleyecektim. Kendisiyle bir bakıma, en uzun süreli ilişkinin deneylisi olarak, bundan sonra ilişki kuracağı insanlarlarla yapacağı işlerde "posası çıkana dek kullanma ve kavgayla ayrılma" yönteminden vazgeçmesi gerektiğini söyleyecektim. Paris'te çevresine insanların toplanacağını, fakat dengesizliğinin sürmesi durumunda, birbirleriyle dalaşan birkaç kişi dışında, kimsenin kalıcı olmayacağını söyleyecektim. Bana ve birçok insana yaptığı gibi, "yemişini alıp dalını kır!" yönteminden artık kaçınması gerektiğini; başarı yolunda, insan unsurunu eşya gibi görmemesini, yardımını aldığı insanlara saygı duymasını; Avrupalı prodüktörler arasında ilişki ve çelişkileri iyice kavramadan o trafiğe dalmamasını; aceleci olmamasını; birbirlerine karşı kullanmaya kalkmamasını; Yeşilçam yönteminin Avrupa'da geçerli olmadığını; "Yılmaz Güney Efsanesi"nin yeni koşullarında bir anlam taşımadığını söyleyecektim. Kendisini, "tek doğru lider" olarak da görmüş olsa, politik mücadelesini "ayrı bir örgüt kurma" biçiminde şekillendirmesini söyleyecektim. Genelinde Avrupa, özellikle de Paris'te birçok değerli sanatçı arkadaşın bulunduğunu, belli bir düzeyde ve kariyer sahibi olduklarını, onlara yaklaşırken Türkiye'deki sanat çevresine yaklaştığı gibi "dediğimi yapmayanın canı cehenneme" anlayışından vazgeçmesini; buna gelmeyeceklerini; buraların deneylisi olan bu arkadaşlarla ilişkisinde eşitlikçi olmasını ve onlardan öğrenmeyi yöntem edinmesini söyleyecektim. Hakkında "efsaneler yaratma havası"ndan kurtulmasını; "Çirkin Kral imajı"nın Türkiye'de kaldığını, Avrupa'da herkesin kendi kralı olduğunu; övgülerin bir anda, altından bir daha doğrulamayacağı yergilere dönüvereceğini; özellikle Fransa'da birçok değerli insan için bunun sayısız örneği olduğunu; dünyanın birçok ülkesinde olağanüstü yetenekli birçok sanatçının Avrupa sokaklarında gezindiğini; deha düzeyli yetenekleri olan çok insanın, prodüktör kapılarında süründüğünü söyleyecektim. İnsanlarla ilişkisinde "emir komuta" yöntemini bırakmasını; öfkelendiğinde kendisini sudan sebeplerle adam vurmaya, dövmeye dek götüren dengesizliğiyle mücadele etmesini; yaşamının yeni bir bedel daha ödemeye elverişli olmadığını söyleyecektim. Film seyretmesini, kitap okumasını, önemli aydınlar ve aydın kuruluşlarıyla ilişkilerini ağırbaşlı, alçakgönüllü yöntemlerle geliştirmesini söyleyecektim. Gerek jüri üyelerinden yöneticilere dek kurduğumuz ilişkiler, gerekse politik koşullar nedeniyle, yetişmesi durumunda filmin Cannes'da adını dünyaya duyuracağını; bu kartı soğukkanlı bir biçimde kullanması, filmin öyküsüne ters düşmemesi, "hak yeme" anlayışıyla değil, "hak verme" duygusuyla hareket etmesi gerektiğini; kendisine omuz verenleri karalamasının "kendi kendini karalaması" anlamına geleceğini söyleyecektim. Adını Avrupa'da duyuran filmlerin kendi çektiği filmleri olmamasının, gözleri kendi çekeceği filme döndüreceğini; "Sürü"den daha düşük düzeyde bir filmin, imajını bir anda yok edeceğini; sonuçta "yabancı" olduğunu ve Avrupalının "yabancı"ya karşı nankör olduğunu; dikkat etmesi gerektiğini; prodüktöründen kadrosuna, mekanından konusuna dek iyi hesaplamasını, gerekirse Şerif [Şerif Gören] gibi, Zeki [Zeki Ökten] gibi, Tarık [Tarık Dursun] gibi, kadrolarla dayanışma içinde ya da uluslararası ünü olan adlarla çalışması gerektiğini; Yeşilçam'da olduğu gibi "biri olmazsa haftaya öbürüyle diğerini yaparım" anlayışının sökmeyeceğini söyleyecektim.. En zor durumlarda kendisine omuz vermiş insanları "kıra kıra, üstlerine basıp yükselme anlayışı"ndan; "hataları başkasına, başarıları kendine biçme tutumu"ndan vazgeçmesi gerektiğini; "tek insan imajı"nın, "yalnız kalmış insan" gibi acı bir kaderi olduğunu söyleyecektim..
Nihat Behram'ın Yılmaz Güney'e karşı ne denli öfkeli olduğunu sanırım görebilmişsinizdir. Fakat bu öfke öyle bir öfkeydi ki, Yılmaz Güney'e olan dostça bağlılığını hiçbir zaman zedelememiş. Güney'in ne zaman yardıma ihtiyacı olsa hemen koşarak yardımcı olmuş. Asla tüm kapıları kilitleyip, dostluğuna zincir vurmamış. Behram'ın Güney'e olan sadakatini ve yakın dostluğunu anlayabilmek için mutlaka bu kitabı okumanız gerekiyor.

Kitabın ilk bölümünde, yani Behram ve Güney arasındaki mektuplaşmalarda, Düşman (1979) ve Yol (1981) filmlerinin çekim aşamaları detaylıca anlatılıyor. Bu filmlerin cezaevi ortamında nasıl yaratılıp, nasıl çekilebildikleri; cezaevinden verilen direktiflerle nasıl da hayata geçirilebildikleri çok çarpıcı bir şekilde aktarılıyor. Yılmaz Güney'in son filmi olan ve bizi (en azından beni) derinden etkileyen Duvar (1983) filminin Avrupa'da nasıl başarısızlıkla karşılaştığı, neden sevilmediği anlatılıyor.

Okumaya değer bir kitap.. Yılmaz Güney'in "tek adam" olma egosu uğruna git gide nasıl yalnızlaştığını çok güzel anlatmış Nihat Behram.

Yılmaz Güney meraklılarına duyrulur!

21 Haziran 2009 Pazar

Sevgili Yoldaş Kurbağalar - NEVZAT ÇELİK

İsmi kimi okuyuculara yabancı gelebilir fakat Nevzat Çelik'i aslında birçoğunuz tanıyorsunuz. Şafak Türküsü şiirini hemen hemen herkes bilir. Ahmet Kaya'nın albümlerinden birine de adını veren şiir... İşte o muazzam şiirin yazarıdır Nevzat Çelik.

Sevgili Yoldaş Kurbağalar, nefis bir şiirle başlıyor. Adeta bir manifesto niteliği taşıyan "itirazın iki şartı" adlı şiiri aşağıda sizle paylaşacağım. Fakat hemen öncesinde bu şiirle ilgili Nevzat Çelik'in Kaçak Yayın adlı dergide yazdığı şu cümleleri paylaşmak istiyorum:
"Sevgili Yoldaş Kurbağalar" adlı son şiir kitabımın (1998 yılında ilk basımı yapılmıştı) ilk şiiri İTİRAZIN İKİ ŞARTI. Şiir okurları elbette farkındaydı bu şiirin. Ama ben sol duyarlılık taşıyan pek çok insanın ezberleyeceğini ve hatta kimi sol yapılanmaların deklarasyon şiiri olacağını sanmıştım. bu pek gerçekleşmedi. ne yazık ki sol yapılanmalar, ya ulusalcı bir çizgiye savruldular ya da cemaat yapılanmalarına dönüştüler. O yüzden şiirle işleri pek kalmadı! Herkesin yazdığım şiiri bilmesi gerekmez elbette. Türk ve Kürt halkının birbirine düşman edilerek sokağa indirilmeye çalışıldığı, kavramların birbirine girdiği ve kafaların çok karıştığı şu dönemde okunmasının elzem olduğunu söylemeliyim!

Kaynak: Kaçak Yayın dergisi, sayı 42, kasım 2006
Nevzat Çelik'in bu şekilde anlattığı, kültürel farklılıklara rağmen, 'birliği', 'tek tipliği' değil 'birlikteliği' savunan, soruna sadece Kürt tarafından değil, tüm azınlıklar tarafından bakan, eşitsizliğe (kitabın kapağında olduğu gibi) adeta isyan eden, bir zamanlar Beşiktaş ve Galatasaray taraftarlarının da sahiplendikleri bu şiir; herkesin bilmediği ama bilenlerin kolay kolay unutamadıkları şiir işte şu:
itirazın iki şartı

çok olmadığımız kesin
çok olan tarafta değiliz
çok olan tarafta olmayacağız
türkiye'de kürt olacağız
kürtlerde ermeni
ermenilerde süryani
gidip almanya'da türk olacağız
hollanda'da surinamlı
fransa'da cezayirli
iran'da azeri
amerika'da zifiri zenci olacağız
çoğalan zencide mutlaka kızılderili
israil'de filistinli
köpeğin karşısında kedi
kedinin karşısında kuş olacağız
kuşun karşısında börtüböcek
hakemler hep karşı takımı tutacak
ve biz hep yedi kişiyle tamamlayacağız maçı
çiçeklerden kamelya olacağız
az kolumuzun tarafında
solda olacağız
bu itirazın ilk şartı
solda da az olacağız
devrimi çoğaltırken çünkü
bir başka devrime hızla azalacağız

bu da itirazın ikinci şartı

(1997, Sevgili Yoldaş Kurbağalar)
Biraz isyan, biraz aşk, biraz öfke, biraz da tutku... Sevgili Yoldaş Kurbağalar kesinlikle okumaya değer bir kitap. Kitap kapağındaki "eşit değiliz" vurgusuna inat, alabildiğine eşitlikçi, alabildiğine özgürlükçü bir dille yazılmış. "Bir kuşun kanatlarındaki rüzgarı getirdim -çünkü" gibi beni derin hayallere daldıran birçok imge içeriyor.

Son olarak kitaba adını veren "Sevgili Yoldaş Kurbağalar" adlı şiirden ufak bir alıntı yapıp daha fazla uzatmayayım:
bir şey olsun hayatımızda tutup o bir şeyi getirdim
aşkolalım devrimolalım sevgili yoldaş kurbağalar!
İyi okumalar!

15 Haziran 2009 Pazartesi

Mauss Okumaları: Sosyoloji ve Antropoloji [1] Eskimo Toplumlarındaki Mevsimsel Değişimler - MARCEL MAUSS

Marcel Mauss'un "Sosyoloji ve Antropoloji" adlı kitabına başladım. Toplam yedi kısımdan oluşan bu hacimli kitabı parça parça incelemek daha verimli olur diye düşünerek (Okulda almakta olduğum "Sosyolojiye Giriş II" adlı dersin final sorusu da kitabın son bölümüyle alakalı olacağı için) kitaptaki son bölüm olan Eskimo Toplumlarındaki Mevsimsel Değişimler Üzerine Bir Deneme adlı bölümle başlıyorum. İlerleyen günlerde kitabın diğer kısımlarını da yine bölüm bölüm incelemeye çalışacağım.

Eskimo toplumları aslında hem sosyolojinin hem de antropolojinin inceleme alanına giriyor. Ayrıca Ratzel'in kurucusu olduğu antropocoğrafya ile de bu toplumlar incelenebilirdi. Fakat antropocoğrafya, toplumları yalnızca toprak merkezli olarak çözümlemeye çalıştığı için, Mauss bu bilimin yetersiz kalacağını öne sürüyor. "Toprak faktörü toplumsal çevreden ayrılamaz" diyor ve bu yüzden de antropocoğrafya yerine sosyal morfoloji adını verdiği, sosyolojik ve çevresel çözümlemeye yönelik bir yaklaşımla Eskimoları incelemeye yöneliyor.

Eskimo toplumları, yaz ve kış mevsimlerinde birbirinden oldukça farklı biçimsel özellikler gösteriyorlar. Mevsimsel değişiklikler, aynı zamanda toplumda büyük bir morfolojik değişim yaşanmasına sebep oluyor. Mauss bu makalesinde yaz ve kış aylarında ortaya çıkan bu ikili toplumsal morfolojiyi ele alıyor. Eskimoların dinî, hukukî ve mülkî ilişkilerinin, konut biçimlerinin, sosyal morfolojilerinin ne gibi değişikliklere uğradığını Durkheim'ın sosyolojik metoduna öykünerek ortaya koymaya çalışıyor.

Peki bu değişimler nasıl gerçekleşmektedir?

Bilindiği üzere Eskimolar Kuzey Kutbu'na yakın kıyı kesimlerinde yaşayan bir topluluktur. Kutuplara yakın olmaları sebebiyle mevsimsel değişimleri çok uzun sürer ve sürekli yaz-kış ikiliği arasında dönüp dururlar. Uzun süren yaz ve kış mevsimleri, Eskimo toplumlarının yaşantılarında birtakım dönüşümlere sebep olmaktadır. İnsan ilişkilerinden konut tiplerine, dinî inançların farklılaşmasından mülkiyet ilişkilerine dek birçok alanda kendini belli eden bu dönüşümler, Mauss'un makalesinin temelini oluşturuyor.

Yaz aylarında dağınık yerleşimin görüldüğü Eskimo toplumlarında, kış gelince bir arada yaşam tercih edilmeye başlanıyor. Yazın büyük bir coğrafi alana dağılmış ayrı ayrı çadırlarda, kışın ise büyük ve kalabalık nüfuslu buz evlerde (Bu evlere iglou deniyor) yaşıyorlar. Dini inançların ve bunlara bağlı ritüellerin (bayramlar, kutlamalar, büyü vs.) yaz aylarında hemen hemen hiç görülmediği, kış aylarındaysa (bir arada yaşamanın da etkisiyle) çok sıklaştığı gözlemleniyor. Bunların hepsini sadece sıcaklık değişimine bağlamak yetersizdir. Mauss'un deyimiyle Kış yaşantısını karakterize eden şey, grubun aşırı bir biçimde yığılma yapmasıdır. Teknik ve biyolojik süreçler de nüfusun yoğunlaşmasında etkilidirler. Gerek avlanma koşullarının güçleşmesi, gerekse de güvenlik gibi temel insani ihtiyaçların sağlanması gerekliliği, Eskimoları kışın birlikte yaşamaya yöneltir.

Din konusunda yaşanılan mevsimsel değişimleri Mauss şöyle açıklıyor:
Eskimoların dinî yapısı organizasyonlarıyla aynı ritme sahiptir. Deyim yerindeyse bir yaz dini bir de kış dini vardır ya da daha doğrusu yaz döneminde din söz konusu değildir. Bu durumda, pratik edilen tek inanç özel ve ailevî inançtır: Hemen hemen her şey doğum ve ölüm ayinlerine ve de bazı yasakların gözetilmesine indirgenir. Birazdan göreceğimiz gibi, kış dönemi boyunca Eskimoların zihnini meşgul eden bütün mitler yazın unutulmuş gibi görünürler. Yaşam laikleşmiş gibidir.

(...) Bunun tersine, kış yerleşkelerinde deyim yerindeyse sürekli bir dinî taşkınlık hali hüküm sürer. Mitlerin ve hikayelerin bir kuşaktan diğerine aktarıldığı anlardır bunlar. (Sayfa: 560)
Dinin bu denli değişim göstermesinin sebebi zannedersem insanların yaz aylarında kolektif yaşamı bir kenara bırakıp, bireyci bir yaşam tarzına sığınmalarıdır. Yaz gelince geniş alanlara dağılan Eskimo yerleşkeleri, yoğunluğun azalmasıyla birlikte toplumsal çözülmeyi de beraberinde getiriyor. Kış aylarında uzun igloularda (buzdan yapılan Eskimo evlerinde) birçok aileyle bir arada yaşayan ve ortaklaşa bir yaşam sürüp Mauss'un deyimiyle "ekonomik komünizm" uygulayan aileler, yaz gelince birbirlerinden kopup çadır hayatına dönüyorlar. Kolektif yaşam böylece sona eriyor ve dolayısıyla kolektif yaşamın yarattığı birtakım tezahürlerde de (mesela din, ahlak, vs...) gevşemeler meydana geliyor. (Kolektif yaşamın yarattığı davranışları daha iyi anlayabilmek için Mauss'un Paul Fauconnet ile birlikte yazdığı "Sosyoloji" adlı makaleye de göz atabilirsiniz.)

Kitapta dikkatimi çeken bir başka şey de Mauss'un cinsel komünizm olarak adlandırdığı şeydi. Eskimolar kış aylarında aynı yerleşim yerinde yaşayan erkekler ve kadınlar arasında değiş-tokuş esasına dayanarak bu ritüellerini değiştiriyorlar. Yani evli çiftlerin (veya bekarların) eş değiştirmeleri, farklı kişilerle cinsel ilişkide bulunmaları gibi ritüeller Eskimo toplumlarında kış aylarında görünen davranışlar biçimlerinden biridir. Halk arasında anlatılagelen "Eskimolarda ev sahipleri misafirlerine karılarını hediye olarak sunuyorlarmış" tarzı söylencelerin aslı böyledir. Bu değiş-tokuşlar genelde kış dönemindeki toplu bayramlarda yaşanmaktadır. Her misafirliğe gelenin evdeki kadınla birlikte olmak gibi bir lüksü yoktur. İşte yalnızca belli dönemlerde gerçekleşen ve cinsel anlamda değiş-tokuş esasına dayanan bu ritüele Mauss "cinsel komünizm" adını vermiş. İlginç bir detay olduğu için aktarmadan geçemedim.

Eskimolar mülkiyet konusunda da yaz ve kış mevsimlerinde farklı uygulamalara giderler. İnsanlar yaz ayları geldiği zaman, kışın birkaç aileyle birlikte (ekonomik anlamda) komün hayatı yaşadıkları igloulardan çıkarak çadırlara dağılırlar. Dolayısıyla yaz aylarındaki mülkiyet kolektif değil bireycidir. Fakat kış ayları geldiği zaman aileler tekrar bir araya gelir ve kendiliğinden ortaklık rejimi ortaya çıkar. İglou adını verdikleri buz evler ortaklaşa inşa edilir ve onarılır. Bu evler, içerisinde yaşayan ailelerden hiçbirine ait değildir; hane halkının ortak malıdır. Avlanılan hayvanlar bütün hane halkı tarafından paylaşılır. Mauss şöyle diyor:
Kış dönemindeki bu ekonomik komünizm, aynı mevsimdeki cinsel komünizmle önemli bir paralellik gösterir ve ayrıca bir kez daha, Eskimo topluluğunun bu dönemde ulaştığı ahlakî birliği göstermektedir.
Burada "ahlakî birlik" olarak adlandırılan şey, Mauss'un deyimiyle "Avrupalıları bile kendisine hayran bırakan" bir ahlak anlayışıdır. Eskimoların avladığı hayvanları asla kendi mülkü gibi görmeyip tüm hane halkına mâl etmeleri ve herkesle paylaşmaları onu çok etkilemiştir. Öyle ki, bir Eskimo evinden kilometrelerce uzaktayken ve hatta aşırı derecede acıkmışken dahi olsa bir av yakaladıysa onu asla tek başına yemeye kalkmazmış. Eve kadar getirir ve tüm hane halkına bölüştürüp sonra yermiş. Mauss'un ahlakî birlikten kastettiği şey işte bu.

Eskimolar'da ayrıca tüm bunlara ek olarak, yaz aylarında toplumsal bağların gevşediği ve fiziksel yaşamın yavaşladığı, kış aylarındaysa toplumsal etki ve tepkilerin yoğun olarak yaşanıp sürekliliğin sağlandığı gözlemlenmiştir. Toplumsal yapıda meydana gelen tüm bu değişimler, hem morfolojik açıdan (bahsettiğim sosyal morfolojidir) hem de kolektif-bireyci yaşam ikiliği açısından çok yönlü olarak tartışılabilir.

Makalede her ne kadar uzun uzadıya teknik ve istatistiki bilgiler (örneğin Eskimo evlerinin yapılışı, mimari yapısı veya Eskimoların yıllara göre nüfus değişimleri) yer alsa da, genel olarak güzel ve besleyici bir metindi. Morfoloji ve sosyoloji arasındaki bağlantıyı çok güzel açıklamış diyebilirim. Kitabın geri kalan kısmını da önümüzdeki günlerde bölüm bölüm aktarmaya devam edeceğim.

23 Mayıs 2009 Cumartesi

Dine Karşı Din - Dr. ALİ ŞERİATİ

Kitap şu alıntıyla başlıyor:
Bu oğlum nasıl yaşayabilecek, kendini nasıl toparlayabilecek. Zavallı eşi ve çocukları elinden neler çekecek. Bu, yemek yemesini bile beceremiyor. Ağzına yemek verilmesi gerekir. Para biriktiremiyor. Günde beş tümen yiyor ve günde altı yedi tümen de kaybediyor. Sanki Allah bunu Kızıl Kale zindanlarında bir hücreye atılsın, etrafı kitaplarla dolsun, yanına bir kül tablası ve bol miktarda sigara konsun diye yaratmış.

-Babası Muhammed Taki Şeriati
Şeriati bu kitabıyla, tarih boyunca dinin din ile savaşım verdiğini ve asla din ile dinsizlik arasında bir savaşın yaşanmadığını anlatmaya çalışıyor. Yani bilinenin aksine dinsizlik ile din değil, dine karşı din savaşmıştır diyor. Bunu şöyle açıklıyor:
Çünkü tarih, dinin mevcut olmadığı bir dönemden söz etmediği gibi, dinsiz bir toplumun varlığına dair bir bilgiye de yer vermemektedir. Hiçbir millette, hiçbir dönemde, toplumsal değişimlerin hiçbir aşamasında ve hiçbir yerde dinsiz bir insan olmamıştır. (Sayfa: 36)
Bu tespite katılmamak imkansız. Çünkü dinler tarihi üzerine biraz okuma yapmış olan herkes bilir ki insanlar her tarihi evrede inanabilecekleri ve tapabilecekleri şeyler bulmuşlardır. Hatta Şeriati bu durumu, "Bir güce ibadet ve kutsal bir varlığa [Durkheim'ın ifadesi ile] ya da gayba [Kur'an'ın ifadesi ile] inanma duygusu, insanda fıtrî olarak mevcuttur. Bu fıtrat, baştan beri insanla birlikte var olagelmiştir" diyerek açıklıyordu. Dolayısıyla tarihin her döneminde bir şeylere, birilerine tapan insanlık, asla dinsizlikle savaş vermemiştir. İnsanlığın yaşadığı savaş, hep dine karşı olmuştur.

Peki dine karşı din derken, Şeriati neyi kastediyordu?

Mevcut olan dine karşı, yeni bir dinin ortaya çıkması her şeyin sebebi oluyordu. Kimi zaman var olan dinlerin farklı kollara ayrılmaları da çatışma yaratabiliyordu. Günümüzde hala Protestan-Katolik veya Sünni-Şii-Alevi vs.. çatışması yaşanmasının sebebi de tam olarak budur.

Şeriati, İslam dinini incelediği bu kitabında dini iki kola ayırıyor: Tevhid (birlik) dini ve Şirk dini. Yaşanan savaşın ve toplumsal çatışmanın, bu iki din arasında meydana geldiğini öne sürüyor. Şirk, tanrısızlık demek değildir. Şirk, bir dindir; yanlış bir dine mensup olmaktır. Yahut da doğru bir dine yanlış bir şekilde mensup olmaktır. Şeriati' şirk dinini şöyle çözümlüyor:
Şirk dini tarihte iki şekilde devam etmiştir. Daha önce değindiğim gibi şirk dininin amacı statükoyu savunmak ve muhafaza etmektir. Tarih boyunca insanların asil olan-olmayan, efendi-köle, sömüren-sömürülen, yöneten-yönetilen ve özgür-tutsak şeklinde iki kısma ayrıldığını görüyoruz. Bunların bir kısmı, yiyecek, içecek, altın ve soy sop sahibi iken, diğerleri herhangi bir şeye sahip değildir. Daima bir millet diğer milletlere egemen olmuş, bir sınıf diğer sınıfa tercih edilmiş ve bir aile diğer ailelere üstün tutulmuştur. Bu durum, statükonun muhafaza edilmesi ve savunulması sonucunu doğurmuştur. Bunun için de her bölgeye ait bir tanrı olmalıdır ki, her ırk ve her hanedan varlığını sürdürebilsin, anlayışı ortaya çıkmıştır. (Sayfa: 47)
Görünen o ki Şeriati, toplumsal çatışmayı doğuran şeyleri çok iyi tahlil edebilmiş. Sınıf farklılıklarına, statükoya değiniyor! Şirk dininin, halkın kendilerine dayatılan her şeyi sorgusuz sualsiz kabul etmelerine ve devletin mevcut tüm uygulamalarının aslında Allah'ın iradesinin tecellisi olduğuna inanmalarına hizmet ettiğini belirtiyor. Yani şirk dininin halkı edilgenleştirdiğini, afyona buladığını, uyuşturduğunu anlatmaya çalışıyor.

Irk ve sınıf ayrımcılığı üzerine bina edilmiş mevcut toplumsal yapıyı güçlendirmede şirk dininin önemli bir yeri olduğunu söylüyor. Tam da bu sebeple, şirk dinini oluşturan ve yayan kesimin, toplumun üst tabakalarında yer aldığını ve yaydıkları inanç çerçevesinde halktan beslendiklerini belirtiyor. Şirk dininde bir grup insan zenginleşirken, diğer taraf fakirleşiyor. Bu ekonomik anlayış [yani bir başka deyişle buna kapitalizm de diyebiliriz] varlığını sürdürebilmek için dine ihtiyaç duyuyor.

Marx'ın "Din toplumların (halkların) afyonudur" sözünü hepimiz biliriz. Şeriati bu söze katılıyor ancak bir şartla: Burada bahsedilen din, şirk dinidir! Tevhid dininin böyle bir özelliği yoktur, bilakis tevhid dini Şeriati'ye göre "inkilabî bir din"dir. Şeriati'nin bu yaklaşımı önemlidir. Marx'ın söylediklerini biraz daha açarsak, Şeriati'nin de kabul ettiği şu çözümleme ortaya çıkıyor:
"Din, insanların ölümden sonraki hayat ümidiyle, bu dünyadaki fakirliğe ve mahrumiyete karşı tahammül edebilmeleri ve yaşadıkları her sıkıntının ve kendilerine sunulan her durumun tanrının iradesi ile olduğuna, dolayısıyla da bu durumu değiştirmelerinin mümkün olmadığına inanmaları için bir afyondur."
Şeriati, din konusunda değerlendirmelerde bulunan düşünürlerin, dinler tarihi ve genel olarak tarih konusunda uzman kişiler olmadıklarını ve dolayısıyla kısmen doğru sözler edebildiklerini söylüyor. Dinin uyuşturucu, duraklatıcı, sınırlandırıcı ve edilgenleştirici etkisinin yalnızca şirk dininde bulunduğunun altını defalarca çiziyor. Kitap boyunca anlatmak istediği şey de aslında bu.

Onun şirk dini-tevhid dini ayrımını sanırım en iyi şu sözlerinden anlayabiliriz:
Bana, "Bir aydın olarak sen, nasıl bu dine sarılıyorsun?" diyen aydınlara da şunu söylemek istiyorum; "Ben bir dinden söz ediyorsam, bilin ki, geçmişte topluma hükmetmiş olan herhangi bir dinden değil, bu dini ortadan kaldırmayı hedefleyen dinden söz ediyorum. (...) muhafazakâr ve uyuşturucu şirk dinini kaldırıp yerine tevhid dinini ikame etmek için çaba göstermek, bizim ve gelecekteki insanların insanî sorumluluğudur.

Öyleyse beni dine sarılmam, geçmişe dönmek değil, tarihteki bu mücadeleyi devam ettirmek demektir. (Sayfa: 54)
Menfaat insanoğluna her şeyi yaptırıyor! Tarih boyunca fakirliği, esareti, sömürüyü normal bir şeymiş gibi gösteren ve insanları buna alıştıran dini anlayış, insanları uyuşturup susturmuştur. Şeriati kitabın ikinci bölümünde şirk dininin yanlışlarına ve çarpıtmalarına da değiniyor. Örneğin "Mülk Allah'ındır" lafını şiddetle eleştiriyor. Şeriati'ye göre mülk halkındır! Şeriati, imtiyazlı bir sınıfın "Mülk Allah'ındır" diye halkı uyuşturduğundan, bütün malı ve serveti sahiplendiğinden ve bunun sonucunda da halkın yoksulluk içinde bırakıldığından bahsediyor. Bunun nasıl ve niçin olduğunu da, İslam dünyasının ilk anarşisti olarak anılan Ebu Zerr'den bir örnek vererek açıklıyor:
"Mal Allah'ındır" ifadesi, "Mal, insanlarındır" demektir. Bu, günümüz dünyasının etkisinde kalarak benim yaptığım bir yorum değildir; Ebuzer el-Gıfarî'nin, Muaviye'nin yakasından tutup ona söylediği şu sözün aynısıdır; "Sen, 'Mal Allah'ındır' şeklindeki sözünle insanların malını yemeyi amaçlıyorsun ve şunu demek istiyorsun; Mal, insanların değil Allah'ın malıdır, ben ise Allah'ın yeryüzündeki temsilcisiyim. Dolayısıyla da insanların [kamu] malını dilediğim gibi kullanırım, istediğim kimselere veririm ve istemediğim kimselere de vermem!
Şeriati'nin yazdıklarından şu sonuca varıyorum: Şirk dini daha çok devlet egemenliğini pekiştirmeye ve kapitalizme benzer İslamî bir ekonomik model inşasına hizmet etmiştir. Yani temel amaç sömürü, sınıflı toplum yaratmak, insanları edilgenleştirip kolayca yönetebilmektir. Tevhid dini buna her ne kadar karşı çıktıysa da, ne yazık ki şirk dininin uygulamalarını engelleyememiş ve şirk dini sanki gerçek dinmiş gibi varlık göstermiştir.

Daha önce okuyup sizlere aktarmış olduğum Anne Baba Biz Suçluyuz adlı eserinde Şeriati, taklidî iman kavramından bahsediyordu. Şirk dininin yayılmasındaki en önemli unsurun da bu olduğunu düşünüyorum. Geleneksel toplum, taklidî bir iman mekanizması geliştirerek tevhid dininin yıpratılmasına kendiliğinden bir katkı sağlıyor. Tevhid dini, şirk dininin gölgesinde kalınca, statüko ortaya çıkıyor ve toplumsal gelişme ve ilerleme duraklatılmış oluyor.

Kitabın başında Ali Şeriati'nin kim olduğuna dair müthiş bir biyografi yazısı mevcut. Şayet Ali Şeriati'nin biyografisini merak ediyorsanız bu kitabı mutlaka edinin. Şirk dini ve tevhid dini ekseninde egemen sınıfların din anlayışlarına çok net eleştirilerde bulunan Şeriati'nin bu kitabını okumak da büyük bir keyifti! Tavsiye ederim, görürseniz kaçırmayın, mutlaka alın ve okuyun!

02 Mayıs 2009 Cumartesi

Türkiye Nasıl Kurtarılabilir? - PRENS SABAHATTİN

Kitabı anlatmaya başlamadan önce, kısaca Prens Sabahattin'i tanıtmak daha iyi olacaktır. Prens Sabahattin (veya Sabahattin Bey) Osmanlı Devleti'nin 2. Meşrutiyet döneminde yaşamış bir Osmanlı aydınıydı. Padişahın izlediği siyasete karşı olmaları sebebiyle, ailesiyle birlikte 1899 yılında Fransa'ya yerleşti. Fransa'da bulunduğu yıllar, onun sosyolojik ve siyasi anlayışına yön veren yıllardır diyebiliriz. Kendisi Jöntürk hareketine de dahil olmuş, hatta 1902 yılında Paris'te I. Jöntürk Kongresi'ni toplamıştır.

Prens Sabahattin, Avrupa kaynaklı bir sosyoloji akımına bağlanmıştır. Bağlı olduğu akım "Sosyoloji" yerine "Sosyal Bilim" (Science Sociale) olarak anılmayı tercih eden Le Play sosyolojisiydi. Le Play, teorik tartışmaların dışına çıkıp bugünkü Amerikan sosyolojisine yön veren, saha araştırmalarını ilk defa gerçekleştiren sosyal bilimcidir. Yani uygulamalı sosyolojinin kurucusu olduğu söylenebilir. Le Play, Prens Sabahattin'in görüşlerinin şekillenmesinde önemli bir rol oynamıştır. Aynı şekilde Paris'te yaşadığı yıllarda Edmond Demolins'in eserlerini okumuş olması da, Sabahattin Bey'i oldukça etkilemiştir.

Sabahattin, sosyolojiyi "soyut ve hayali konularla dolu bir sosyal felsefe" olarak görmektedir. Sosyal bilim ise, "kimya kadar pozitif" bir bilimdir. Sosyal bilimin, bilimsel bir gözleme dayanmasına karşın, sosyolojinin "ortalama ve yüzeysel" bir gözleme dayandığını iddia eder. Bu yüzden sosyoloji, meşgul olduğu konuların ruhuna nüfuz edememektedir, sosyoloji yayınlarında esaslı bir analiz ve üretken bir seyir bulunamamaktadır.

Ona göre sosyoloji, sosyal olayları açıklamakta yetersiz kalır. Bunun da sebebi, sosyolojinin, sosyal olayları sosyal yapının nedeni zannetmesidir. Halbuki Prens Sabahattin'e göre tam tersine; sosyal yapı, sosyal olayları doğurur. İktisat, hukuk, ahlak gibi tezahürler sosyal yapıdan doğar. Dolayısıyla eğer Türkiye toplumunu değiştirmek istiyorsak, öncelikle sosyal yapısını değiştirmeliyiz. Hukuku, iktisadi düzenlemeleri istediğimiz kadar değiştirelim, sosyal yapı değişmedikçe bir yere varamayız.

Sabahattin bu eserinde sürekli olarak kişisel girişimin geliştirilmesini, memurlar sınıfının daraltılmasını, konfederatif bir devlet modeline geçilmesini, cemaatçi toplumun yerini bireyci toplumun almasını tavsiye ediyor. Fazlasıyla liberal bir bakış açısıyla kaleme aldığı bu eser, Sabahattin'in yaşadığı dönemde yeterli ilgi bulamadığı için geri planda kalmıştır. Kendisi, döneminin sosyolojik yaklaşımlarından farklı bir yol izleyerek, çözümleme birimi olarak bireyi ön plana çıkartmıştır. Prens Sabahattin fazlasıyla bireycidir.

Sabahattin Bey'e göre dengeli ve gelişmiş bir toplum oluşturabilmenin ana şartı, bireylerdeki kişisel yetenekleri açığa çıkartan ve kişilerin özgüvenlerini arttıran bir değişiklik yapmaktır. Bu değişik bir yönetim biçim değişikliği değil, toplumsal yapı değişikliği olmalıdır. Yani yukarıda da belirttiğim gibi, cemaatçi toplumsal yapı bir kenara bırakılıp, bireyci toplumsal yapıya geçilmelidir. Çünkü cemaatçi toplum, yönetimi bireylere hakim kılar. Kişisel yeteneklerin açığa çıkmasını engeller, baskı oluşturur.

Kitapta sosyal yapı kavramının oldukça fazla vurgulandığını görüyoruz. Sabahattin'e göre toplumda belirleyici olan şey sosyal yapıdır. Sabahattin, yönetim şekilleri farklı olan fakat aynı sosyal yapıya sahip ülkelerde, benzer sonuçların yaşandığını söylüyor. Kitapta vurgulanan bir başka şey de cemaatçi-bireyci toplumsal yapı ikilemi. Prens Sabahattin cemaatçi yapıya şiddetle karşı çıkıyor. Cemaatçi yapının, üyelerini üretime değil tüketime yönelttiğini, kişilerin kişisel ve sosyal yeteneklerinin gelişimini engellediğini, kişileri yönetime bağımlı kılıp dayanak noktalarını daima kendi dışında birilerinde aramaya mahkum kıldığını anlatıyor. Bireyci yapı ise tam tersine özgür ve bağımsız bireylerden oluşmuş faal bir toplum yaratacaktır, diyor. Dolayısıyla mevcut sosyal yapı, ilerlemeye engeldir.

Sabahattin Bey'e göre ilerleme sosyalistlik, milliyetçilik, liberallik... gibi etiketleri sahiplenerek gerçekleştirilemez. Toplumsal ilerlemeyi sağlayabilmek için zamanın gerçek ihtiyaçlarına ve pratiklerine uymak zorundayız. Mevcut toplumsal yapının ihtiyaçlarını iyi analiz etmeli ve politik hamlelerimizi buna göre gerçekleştirmeliyiz. Ne herhangi bir milleti tamamen taklit ederek, ne de sadece kendi milliyetimize hapsolup dış dünyaya tamamen kapanarak ilerleme kaydedemeyiz. Faal bir tarımsal ve ekonomik işleyişin doğurduğu bireysel yeteneklerin ve bu yetenekleri gittikçe arttıran bireyci eğitimin ortaya çıkarabileceği sonucu, hiçbir zaman duygu ve temennilerle yakalayamayız. Sadece milliyetçi olmak, sadece liberal olmak, sadece sosyalist olmak bizi ileriye taşımayacaktır.

Batının ilerlemişliğine karşın Doğunun geri kalmışlığını da, bireyci-cemaatçi toplumsal yapı ikiliğine bağlıyor.

Bireyci-Cemaatçi toplumsal yapının farkını incelerken -tarımın gerekliliğini de öven- şu örneğe başvuruyor: Sabahattin'e göre Eski Yunan'ın Roma istilasına uğramasındaki temel sebep, Yunanlıların "kolay ve gevşek bir ziraat anlayışına" sahip olmalarıydı. Romalılar Yunanlılardan fikri olarak oldukça geriydiler fakat buna karşın tarımsal faaliyetleri Yunanlılardan oldukça üstündü. Zaten Sabahattin'in burada dikkat çekmek istediği şey, Romalıların etkin bir tarım ile büyük bir sosyal üstünlük sağlayabilmiş olmalarıdır. Etkin üretim onları belirli bir disipline tabi tutmuştur. Cemaatçi bir anlayışa sahip olan Eski Yunan halkı ise kolay bir tarımsal çalışma tarzına sahipti. Günlük tarımsal faaliyetleri oldukça azdı ve dolayısıyla boş vakitleri çok olduğu için düşünsel alanda çok ilerlemişlerdi. Romalılar ise bütün cahillik ve barbarlıklarına rağmen, tarımsal üretimin onlara sağladığı disiplinle Eski Yunan'ı rahatlıkla istila edebilmişlerdi.

Prens Sabahattin bireyci yapıyı sadece işletmeci bir sınıfın doğması için değil, aynı zamanda "çıkmaz bir yola saplanıp kalan" kültürümüzün, sanatımızın, edebiyatımızın gelişmesi için de gerekli görmektedir. Bunun için hem şehirli hem de köylü ailelerin, çocuklarının gelişimi için çaba sarfetmelilerdir.

Mülkiyet konusunda da, Sabahattin'e göre, kolektif mülkiyetin yerini özel mülkiyet almalıdır. Var olan mülkiyet ilişkileri çerçevesinde, cemaat elinde toplanan güç ve egemenliğin kişilerin özel hayatlarını tahakküm altına aldığını söylüyor. Bürokrasinin azaltılması (yani memurlar sınıfının daraltılıp bürokratik işlemlerin en aza indirgenmesi) faal ve sürekli üretimi teşvik edecektir diyor.

Prens Sabahattin'in, konfederatif devlet örgütlenmesini önerdiğini yazımın en başında da söylemiştim. Bu bağlamda yerel yönetimlere oldukça önem veriyor. Yerel yönetimlerin kuvvetlendirilmesini, yerel yönetimlere nitelik kazandırılmasını öneriyor. Yerel yönetimlerde yönetici olarak görev alacak kişilerin göçebe (atanmış) memurlar olarak görevlendirilmesi yerine, o bölgenin yerleşik insanları arasından seçilmesini istiyor. Böylelikle bölge sorunları daha iyi analiz edilebilecektir. Yine güvenlik güçlerinin de merkezi yönetimden yerel yönetimlere devredilmesini öneriyor. Adliye teşkilatında görev alacak memurların ve hakimlerin, özgüvenleri yüksek, güvenilir bir vicdan özgürlüğüne sahip kişiler olmaları gerektiğini söylüyor. Öğrenim işinin de yerel yönetimlere bırakılması gerektiğini söylüyor.

Prens Sabahattin'in belki de en çok bugüne hitap eden şu sözünü aktarmadan edemeyeceğim:
Öğrenim, hazır statüler sağlamaya yarayacak bir araç değildir.
Sosyal gelişme için teorik öğrenimin yeterli olmadığını, pratiğe ve bireyciliğe yönelik bir eğitim anlayışının gerektiğini, bu eğitim modelinde ailenin de en az okul kadar önemli bir göreve sahip olduğunu vurguluyor. Prens Sabahattin'e göre bireyci eğitim, toplumsal yapının değişmesi için gerekli olan en önemli unsurlardan biridir. Ailelerin çocuklarını girişimciliğe, "birey olmaya" teşvik etmeleri önemlidir.

Adem-i Merkeziyetçilik adını verdiği, yani yok merkezcilik (federatif sistem) olarak da adlandırabileceğimiz devlet modelini öneren Prens Sabahattin, Türkiye'nin gelişimini bu siyasi modele bağlıyor. Prens Sabahattin'in önerdiği şeyleri birkaç anahtar cümleyle özetleyecek olursak şu sonuca varabiliriz:
  1. Federatif devletle yerel yönetimlerin daha fazla önem kazanması,
  2. Siyasi yönetim biçiminin değil de toplumsal (sosyal) yapının değişimine yönelik çalışmalar yapılması (çünkü yönetim biçiminin değişmesi, Sabahattin'e göre toplumda hiçbir değişiklik yaratmaz),
  3. Tarımın ön plana çıkarılıp tarımsal mülkiyetin özel mülkiyete dönüştürülmesi ve özel mülkiyetin diğer alanlarda da desteklenmesi,
  4. Toplumu tembelleştirdiğini söylediği cemaatçi yapının derhal terk edilmesi,
  5. Sosyolojiye değil de Science Sociale'e (Sosyal Bilime) yönelinmesi,
  6. Kişisel girişimin geliştirilmesi, bürokrasinin zayıflatılması, liberal görüşün yerleştirilmesi...
Türkiye sosyolojisinin gelişmesinde ve kurumsallaşmasında büyük önemi olan Prens Sabahattin'in bu reçetesi, yaşadığı dönemde yeterince ilgi görmemiştir. Prens Sabahattin, Ziya Gökalp'in gölgesinde kalan çok dolu bir adamdır diyebiliriz. Paris'te edindiği sosyolojik disiplin oldukça önemlidir.

Kitap, eski bir metin olması sebebiyle oldukça zor okunuyor. Birçok yayınevi, bu eseri orijinal diliyle basmış. Dolayısıyla Osmanlıca bir metni okumakta zorlanacağınız için, Liberte Yayınları'ndan çıkan, Türkçe'ye çevrilmiş metni okumanızı önereceğim. Çevirisi yer yer kötü olsa da, kitap, anlaşılırlık noktasında hiçbir problem yaratmıyor.

Dönemin toplumsal sorunlarına çözüm arayışı olarak nitelendirilebilecek bu metni okumak, bugünün insanı için bile ufuk açıcı olabilir.

18 Nisan 2009 Cumartesi

Anne Baba Biz Suçluyuz - Dr. ALİ ŞERİATİ

Dr. Ali Şeriati'nin ismini yakın çevremde sıkça duymaya başladığım için, kitabına rastlar rastlamaz satın aldım. Bu kitapla birlikte Dine Karşı Din adlı kitabını da aldım ancak henüz okumadığım için o kitapla ilgili değerlendirmelerimi daha sonra yazacağım. "Anne Baba Biz Suçluyuz" muazzam bir geleneksel toplum ve din eleştirisi niteliği taşıyor. Kitap için, İran toplumu gibi geleneksel, içe dönük, dini bir toplumun çok başarılı bir çözümlemesi diyebiliriz. Şeriati bu çözümlemeyi yaparken yetişmekte olan yeni kuşağın ihtiyaçlarını ve dünya görüşünü de çok iyi analiz ediyor. Bir yanda hızla gelişen dünya, gerçekleşen devrimler ve öte yanda İran'daki git gide paslanan sosyal yaşam... Şeriati bu kitabında tüm bunları genç kuşağın gözünden, oldukça sert bir şekilde eleştiriyor.

Kitapta, kendisinin sosyolog kişiliğinin daha ağır bastığını söyleyebilirim. Marx'ın da dile getirdiği gibi "toplumsal bir afyon" halini alan dini, Şeriati de çok ağır sözlerle eleştiriyor.

Daha çok içe dönük bir toplum olması sebebiyle İran toplumunun dış dünyayla olan ilişkileri pek kuvvetli değildir. Halk (özellikle yaşlı kesim) dış dünyada olup bitenden -çoğunlukla- habersiz olduğu için rahat ve dingin bir yaşam sürer. Gündelik ibadetlerini yerine getirip iman sahibi olmak onlara öyle bir toplumsal kimlik kazandırır ki, bu toplumsal kimlikle hem maddi hem de manevi ihtiyaçlarını kolaylıkla giderebilirler.

Ancak Şeriati'ye göre, içe dönük yaşam süren ve dış dünyaya olabildiğince duyarsız kalan geleneksel İran toplumunun, yeni yetişen nesille büyük farklılıkları vardır. Şeriati, Geleneksel toplum ile bu toplumun çocuklarının, yani yeni neslin arasındaki mesafenin günden güne açıldığını, dindar ailelerin okula giden ve dış dünyadan haberdar olan çocuklarıyla iletişim kurmalarının gittikçe zorlaştığını söyler. Bunun farklılaşmanın sebebiniyse şöyle açıklıyor:
İnandığınız ve bağlı olduğunuz din, insanı dünya ve ölüm öncesi hayat konusunda geri bırakıyor ve onun bütün dikkatini, çabasını, korkusunu ve sorumluluğunu ölüme ve ölüm sonrası hayata yönlendiriyor. Bugünün aydın ve tahsilli bir genci olarak beni ilgilendiren ise ölümden önceki hayattır.
Dünyada açlık, fakirlik ve savaşlar mevcutken bunlar için üzülmek yerine sadece öte dünya için kaygılanmanın doğru olmayacağını söylüyor. İran toplumunda gelenekselleşmiş olan dinin toplumsal bir din olmadığını, daha çok bireysel nitelikler taşıdığını söylüyor. Dinin en yanlış kullanımlarından birisi de Şeriati'ye göre budur. Bunu, ailesine dert yanan bir gencin ağzından şöyle dile getiriyor:
Senin dinin sadece seni kurtaran dindir. Ben ise insanlığı kurtaracak ve uğrunda feda olacağım bir dinin peşindeyim. Toplumu kurtaracak ve beni bize kurban edecek bir din...

(...) İkimizin arasında çok fark vardır. Sen ve senin gibi düşünenler öyle bir ilaha inanıyorlar ki, senin dünyadaki bütün yükümlülüklerini ve toplumdaki bütün insanı vazifelerini o üstleniyor. Sana düşen ise adak, yakarış ve dalkavukluklarla kendini, işlediğin günahlardan ve suçlardan muaf tutmaktır.
Şeriati'nin neyi eleştirdiğini bu ufak alıntıdan çok net görebiliyoruz. O, çürümüş bir dini eleştiriyor! Sadece Tanrı'ya ibadet edip onun "dalkavukluğunu" yapmak yeterli değildir. Dünyada birçok savaş varken, İran'ın yanı başında bile savaşlar yaşanıp kanlar dökülürken insanların buna sessiz kalıp tüm görevi Tanrı'ya atfetmeleri ve kaderci bir anlayışa gömülmeleri Şeriati'yi oldukça şaşırtıyor.

Kaderci anlayışı da şiddetle reddediyor. Peygamberin "iyi olan anne karnında iken iyi, kötü olan anne karnında iken kötüdür" şeklindeki sözünü "karınsal dünya görüşü" diye adlandırıp şiddetle karşı çıkıyor. Bu kaderci anlayış yerine egzistansiyalist (varoluşçu) görüşü benimsediğini söyleyip Sartre'dan şu alıntıyı yapıyor: "Felç olarak dünyaya gelen bir kişi bile, sporcu ve şampiyon olmuyorsa kendisi sorumludur!" Bu görüş, insanın önüne büyük bir irade ve özgürlük hedefi koyuyor. "Bu, Sartre'ın materyalist ve dinsiz görüşü, diğeri ise senin manevi ve dini görüşündür", diyerek, yine bir gencin ağzından anne-baba eleştirisi yapıyor. Yani, Sartre'ın varoluşçuluğu hayata daha pozitif bakıp sıkı sıkı tutunmayı öğütlerken, geleneksel dinin ve kaderciliğin insanı sosyal hayattan uzaklaştırıp kendi iç dünyasına çekilmesini sağladığını söylüyor.

Şeriati'ye göre toplumda iki büyük hata mevcut: Birincisi, cinsiyet ayrımı (kadının aşağılık görülmesi); ikincisi de yaşlıların her zaman daha bilgin, âlim sanılmaları. Mesela Marx, Sartre, Kant okuyan gençlerin "hacı baba" ve "hacı analarından" daha bilgili olduklarını fakat toplumun nazarında öyle olmadıklarını söylüyor. Bunun da doğal olarak gençlerin gelişimine ve haliyle İran toplumunun gelişimine bir engel teşkil ettiğini anlıyoruz.

İran toplumu ve aydınları hakkında şöyle diyor:
Batı kültürünün saldırılarını ve egemenliğini, buna karşılık aydınların acz içerisindeki teslimiyetini ve dindarların bağnaz direncini anlamaya çalışıyorum. (...) Geleneksel bir öze, atalardan kalma değerlere ve taklidî bir imana sahip olan toplumumuz, kendisini tanımıyor.

Anladım ki, sadece ailevî adetler ve toplumsal geleneklerle korunan mevcut din, taşlaşmış zihni kalıplarla takdim edilmektedir. Yaşayan bu dinin bilgi ve düşünce kaynağı ise önceki nesillerin bilgisi ve ön kabulleridir.
Buradaki "taklidî iman" sözü çok dikkatimi çekti. Bence bu, İran toplumuna o toplumun bir üyesi tarafından yapılabilecek en ağır eleştirilerden birisidir. Ali Şeriati'nin başına gelenler de (tutuklamalar, sürgün, öldürülmesi) biraz bundan kaynaklanır. Şeriati, taklidî iman kavramı çerçevesinde İran toplumunun ibadetlerini (hac, oruç, namaz...) oldukça ağır bir şekilde eleştiriyor. Mesela, anlamını bilmediği sureler okuyarak namaz kılanları şöyle eleştiriyor:
Eğer bir kişi, günde beş defa hassas ve dakik hazırlıklarla huzurunuza gelip ve her defasında bir şeyi ya da bir şeyleri talebkâr, acziyet içinde ve ısrarla defalarca istiyorsa ve istediğini çok güzel telaffuz ettiği halde ne istediğini bilmiyorsa onu nasıl karşılarsınız? Ona ne verirsiniz? Şayet o kişinin, bu işi bir alışkanlık haline getirdiğini, bir vazife olarak gördüğünü ya da sadece sizden korktuğu için yaptığını görseniz o zaman ne yaparsınız?
Yine eleştirel bir yaklaşımla oruç ibadetini ele alıyor ve bilimin 4 saatte bir yemek yenmesi gerektiğini söylediği halde oruç ibadeti ile tüm gün aç kalındığını ve bunun bilime aykırı olduğunu belirtiyor.

Şeriati bu keskin görüşleriyle elbette ki ne aydınların ne de dindarların suyuna gidebiliyor. İki taraftan da yoğun eleştiriler alıyor. Bir taraf (aydın kesim) "dine olan bağlılığınla bilime ve aydınlara ihanet ediyorsun" derken, diğer taraf da dini eleştirdiği için kendisine karşı çıkıyor.

Kendisi İslam'ı eleştirirken, bir yandan da nasıl bir din tahayyül ettiğini şu sözleriyle açıklıyor:
Ders ve iş arkadaşlarıma, hocalarıma, sanatçılara, aydınlara, farklı ideolojilere inananlara, büyük çevirileri ve felsefi şaheserleri okuyanlara, insan hakları, demokrasi ve özgürlük isteyenlere, adalet taraftarlarına, kendilerini insanlığı kurtarma ve özgürleştirmekten sorumlu hissedenlere ve benim sınıfımdan olup da dinsiz olanlara ve dinin, halkları geri bıraktığını düşünenlere şunu söylemek istiyorum: İslam, böyle değil! Bana göre İslam, ilmi bir akide ve insani bir sorumluluktur. Zaten beni ona bağlayan da budur. Değilse, ne geçimimi dinden sağlıyorum ne de dinden kaynaklanan sosyal bir payem ve statüm vardır. Hatta tam aksine, dini düşünce ve inançlarımdan dolayı daima zarar görmüşümdür. Ben, ekonomik, sosyal ya da iş hayatımdaki maslahat için değil, salt hakikat olduğu için İslam'ı benimsiyorum. Ben de sizin gibi bir aydınım ve sizin hedeflediğiniz şeyleri ben de hedefliyorum. Ben de ayrımcılık ve zulmü ortadan kaldırmak ve insanları özgürleştirmek istiyorum. Ben, fakirlik ve sınıflar arasındaki çatışmayı yok eden, insanlara bu dünyada özgürlük bahşeden, bu dünyada herkese hayat, bilgi ve refah veren ve adalet terazisini ayakta tutan dinin ve sorumluluğun peşindeyim! İşte bütün bunlardan dolayı Müslüman'ım ve Şiî'yim!

(Not: Vurgulamalar bana ait.)
İran toplumunun bağrından çıkan bu özgürlük yanlısı sosyolog ve din tarihçisinin eserleri gerçekten de okumaya değer... Bugüne kadar okumamış olduğum için içten içe üzülüyorum. Türkçe'ye çevrilmiş birçok kitabı var. Ben Bilge Adam Yayınları'ndan çıkan iki kitabını aldım, birisi bu; öteki de yazımın başında da belirttiğim gibi "Dine Karşı Din" adlı kitabıydı. Bu yayınevi Ali Şeriati'nin kitaplarını çok uygun fiyatlarla piyasaya sürdüğü için (ve çevirisini de oldukça beğendiğim için) size önermemde bir sakınca yok. Anne Baba Biz Suçluyuz'u 3,90 TL'ye, Dine Karşı Din'i ise 2,95 TL'ye satın aldım. Gördüğünüz yerde hemen almanızı öneriyorum çünkü Şeriati'den öğreneceğimiz çok şey var.

Nice okumalara!

08 Nisan 2009 Çarşamba

Sosyoloji: Kısa Fakat Eleştirel Bir Giriş - ANTHONY GIDDENS

Birçok üniversitenin Sosyoloji bölümünde "Sosyolojiye Giriş" derslerinde temel kitap olarak okutulan bu eser sosyoloji literatürü açısından son derece önemli bir kitaptır. Kitabın, sosyolojiyi eleştirel bir yaklaşımla ele alması ve sosyolojiyi yaratan toplumsal olayları da farklı görüşler çerçevesinde karşılaştırmalı olarak incelemesi, kitabı diğer sosyolojiye giriş kitaplarından ayırt eden en önemli farklardan birisidir.

Kitabın eleştirel bir giriş olarak adlandırılmasının iki sebebi var. Birincisi, sosyolojinin geleneksel doğruları olan çeşitli fikirleri eleştiriyor olması; ikincisi de sosyolojinin toplumsal eleştiriyle doğrudan ilişki içerisinde olması. Giddens'ın da aktardığı gibi, sosyolojinin temel görevlerinden birisi, bilinen şeylerin sınırlarından kurtulmaktır. Sosyolojinin eleştirellik görevini biraz da bu çerçevede ele alabiliriz.
Sosyoloji bilimi yıkıcılıkla itham edilir. Evet, sosyoloji yıkıcı bir nitelik taşır. Yıkıcılıkla itham edilmesi sebebiyle genelde kötü bir üne sahiptir. Toplum nazarında sosyoloji tehlikeli bir bilimmiş gibi algılanabilmektedir. Fakat sosyolojinin yıkıcı niteliği zannedildiği gibi zararlı değildir. Aksine, toplumun yararınadır. Sosyolojinin bir "bilim" olduğunu unutmamak gerekiyor.

Sosyoloji bir bilimdir evet; ancak diğer bilimler gibi bir nedensellik ilkesine hapsedilemez. Çünkü bizler insan olarak, doğadaki diğer nesnelerden farklıyız. Kendi davranışlarımızı ve yönelimlerimizi inceliyor oluşumuz, bizi diğer bilimlerden ayıran en önemli özelliktir. Giddens bu kitabında, sosyolojinin de diğer doğa bilimleri gibi nedensellik ilkesi çerçevesinde ele alınabileceği şeklindeki görüşü eleştiriyor ve bunun mümkün olamayacağını söylüyor.

Comte, sosyolojinin bir doğa bilimi gibi işlemesi gerektiğini savunuyordu. Comte, insan toplumunu yönlendiren kanunları keşfedersek -aynen bilimin doğadaki kanunları kontrol altına almamıza olanak sağlaması gibi- kendi kaderimizi şekillendirebileceğimize inanmıştır. Ancak demin de bahsettiğim gibi Giddens ve diğer çağdaş sosyologlar tarafından bu görüşe şiddetle karşı çıkılmaktadır. Comte'un ünlü sözü Prevoir pour pouvoir [öngörebilmek kontrol edebilmektir] de Comte'un fikirlerini özetler niteliktedir.

Durkheim da Comte'un fikirlerini devam ettirmiş ve Sosyolojik Metodun Kuralları adlı yapıtında sosyolojinin de aynen doğa bilimleri gibi nesnellikle yaklaşılabilecek sosyal olgularla ilgilendiğini söylemiştir. Toplumsal fenomenlere "şeyler" gibi yaklaşmayı, yani kendimizi doğadaki nesneler gibi görmemiz gerektiğini öne sürmüştür. Giddens'ın, Comte'un ve Durkheim'ın bu görüşlerini reddetmesinde iki önemli faktör vardır:
  1. Toplumu var eden unsur insanlardır. İnsanların değişen davranışları toplumu da yeniden inşa eder. Bu bakımdan toplumları, kendilerini oluşturan tuğlalarla her an sürekli olarak yeniden inşa edilen binalara benzetebiliriz.
  2. Sosyolojinin pratik uygulamarı bilimin teknolojik kullanımıyla doğrudan ilişkili değildir. Mesela atomlar bilimin onları incelediklerini bilip buna göre yeni davranış şekilleri geliştiremezler. Fakat insanlar bunu yapabilir. Kısacası toplumlar mekanik süreçlerle işlemezler.
Nitekim sosyolojiyi var eden şey, son iki-üç yüzyılda gerçekleşen toplumsal devrimler olmuştur. İnsanlığın yakın döneme dek geliştirdiği çoğu toplumsal yönelimi yıkan bu devrimler Batı Avrupa'da ortaya çıkıp, tüm dünyayı bir şekilde etkilemişlerdir. 1789 Fransız Devrimi ve hemen sonrasında gerçekleşen Sanayi Devrimi ertesinde yoğun bir sanayileşme ve kentleşme hareketi yaşanmıştır. Bunlara bağlı olarak meydana gelen nüfus artışı da sosyolojiyi doğuran önemli etkenlerden biridir. Dünya nüfusu bu iki büyük devrimden sonra katlanarak artmıştır ve artmaya da devam etmektedir. Nüfusun bu denli yüksek bir artış göstermesine, tıbbi alanda ilerlenmiş olması ve hijyen koşullarının iyileştirilmesi sebep gösterilebilir. Bu sayede çocuk ölümleri azalmış ve ortalama yaşam süresi artmıştır.

Giddens, kitabında "Sosyolojik imgelem"den söz ediyor. Sosyolojik imgelemin üç boyutu olduğunu ifade ediyor: Tarihi, antropolojik ve eleştirel boyut. Dününü bilmeyen toplumların, yarını anlayamayacağı fikrinden yola çıkarak, örneğin Sanayi Devrimi'nin öncesini bilmeden, sonrasını yorumlayamayacağımızı ifade ediyor. Antropolojik bakışın da toplumsal evrim mekanizmasını anlamamıza olanak sağlayacağını ileri sürüyor. Buna örnek olarak da yaşanan büyük devrimler sonucu Batılı toplumların kapitalizmi yaydıklarını ve günlük yaşamlarını da kapitalist ahlak üzerine inşa ettiklerini gösteriyor. Giddens ayrıca antropolojik bakış açısının sosyolojiye etnosentrizm ile yaklaşmaması gerektiğini de ekliyor. Sosyolojik imgelemin üçüncü boyutu olarak tanımladığı eleştirel boyut ise, mevcut toplum biçimlerinin eleştirisine katkıda bulunmak açısından faydalıdır. Fakat Giddens'a göre bu eleştiri mekanizması, analize dayanmalıdır.

Etnosentrizm demişken, Batı'nın etnosentrizmini açığa vuran bir alıntı yapmam uygun olur:
Özellikle II. Dünya Savaşı'ndan sonra dünyanın batılılaşması hareketinin başladığı belirtilen son çalışmalarda, artık coğrafi bir kavram olmaktan çıkıp ideolojik bir kavram haline gelen Batı'nın, yeni araçlarla (bilim, teknik, ekonomi ve çeşitli kültürel araçlar) bütün ülkelerin merkezi konumuna geldiği belirtilmektedir.

(Kaynak: Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları, Sosyoloji Dergisi sayı 6, 1998, Sf: 51)
Kitabın buraya kadar olan kısmı tamamen sosyolojiyi tanımlamaya ve kafalarda bir sosyoloji bilinci yaratmaya yönelik olarak hazırlanmış. Toplam yedi bölümden ve bir sonuç yazısından oluşan bu kitap bence kesinlikle okumaya değer bir kitap. Kitabın diğer bölümlerinde kent yaşamı, modernizm, sınıf ayrımları, kapitalist-sosyalist devlet ikilemi, aile kurumu ve toplumsal cinsiyet gibi konulara dair birçok eleştiri okuyoruz.

"Sosyoloji nedir?" sorusuna cevap arayan herkesi, bu kitabın (en azından) ilk bölümünü okumaya davet ediyorum.

İyi okumalar!