21 Haziran 2012 Perşembe

Güneşe Bakmak Ölümle Yüzleşmek - IRVIN YALOM

Yıllarca ölümcül hastalıklara tutulmuş hastalarla çalışan psikoterapist Irvin Yalom'un bu kitabı, ölüm/ölüm korkusu üzerine kaleme alınmış oldukça güzel bir kitap.

Kitaba ilk başladığımda soluk soluğa ve büyük bir merakla, uykulu olmama rağmen 30-40 sayfa kadar okuduğumu hatırlıyorum. İlk bölümde tarihte ölüm temasıyla ilgilenen düşünürlerden Epikouros'un konu edildiğini görüyoruz. Yalom, Epikouros'u "proto-varoluşçu(proto: ilkel, önceden) bir düşünür olarak ele aldığını belirtiyor. İnsanların günümüzde bu düşünüre "duyusal zevklere önem veren insanları tanımlıyor" diye yaklaştığını fakat bu düşünürün, özünde ölüm duygusunu çok iyi anlattığını söylüyor. Daha doğrusu, aslında Epikouros'un bu düşüncesinin altında ölüm duygusunun bastırılması gerekliliğinin yattığını ifade ediyor.
Epikouros duyusal zevki savunmuyordu; dinginliğe (ataraksiya) ulaşmak onu daha fazla ilgilendiriyordu.

Eprikouros "tıbbi felsefe" uygulamış ve bir doktorun bedeni tedavi etmesi gibi bir filozofun da ruhu tedavi etmesi gerektiğinde ısrar etmişti. Bu görüşe göre felsefenin yalnızca tek bir doğru amacı vardı: insanın mutsuzluğunu dindirmek. Peki bu mutsuzluğun kökeni nedir? Epikouros bunun her zaman ve her yerde var olan ölüm olduğuna inanıyordu. Kaçınılmaz ölümün ürkütücü hayalinin insanın hayattan zevk almasını engellediğini ve hiçbir zevkin tam anlamıyla yaşanmasına izin vermediğini söylüyordu. (Sayfa: 12)
Irvin Yalom kitabın ikinci bölümünde, psikoterapistlerin ölüm konusunda çok büyük bir yanılgı içerisinde olduklarını iddia eder ve "ölüm korkusunun gerçekte ölümün kendisiyle ilgili bir kaygı olmayıp, başka bir problemi maskelediğini" düşünenleri eleştirir. Psikoterapistlerin yıllarca bu şekilde düşünerek, ölüm kaygısının üzerine yeterince gidemediklerini ve bu sebeple bu alanda büyük gelişimler yaşanamadığını söyler. Yalom bu kitabında ölüm anksiyeteleri konusunda oldukça detaylı bir iz sürmüş. Ölüm döşeğinde olan veya ölüm korkusuyla yaşayan onlarca hastayla görüşerek, bu terapiler sonrasında edindiği deneyimleri bizlerle paylaşmış. Okurken, hem birbirinden farklı ve ilginç onlarca insan hayatına tanık oluyoruz hem de her birinin ölüm korkusunun altında yatan sebeplerle, kendi korkularımızı yüzleştirme olanağı bulup kendi endişelerimizi de gözden geçirme deneyimini yaşıyoruz.

Beni bu kitapta en çok etkileyen kısımlardan birisi de üçüncü bölüm, yani "UYANMA DENEYİMİ" adlı bölüm oldu. Burada Yalom'un bahsettiği şey kısaca şuydu: İnsanlar hayatlarının belli evrelerinde, örneğin 50-60-70 gibi kritik doğumgünlerinde, 20 yıl sonra yeniden bir araya geldikleri üniversite toplantılarında veya yıllardır görmedikleri arkadaşlarıyla aniden yüz yüze geldiklerinde büyük bir şok geçirirler. Bu şokun sebebi, yıllar yılı görmedikleri arkadaşlarının yaşadığı değişime aniden tanıklık etmeleridir. Örneğin mezuniyetten 20 yıl sonra gerçekleştirilen bir üniversite toplantısında bilinçli veya bilinçsiz olarak birçok olayla karşı karşıya kalırız. Mesela toplantıya katılamayan bazı arkadaşlarımızın öldüğünü öğrenebiliriz. Bazı arkadaşlarımızın çok yıprandığını ve yaşlandığını, bazılarınınsa hala çok genç göründüklerini görebiliriz. İş hayatında çok iyi yerlere gelen arkadaşlarımız olduğunu görüp, kendimizle hesaplaşmaya başlayabiliriz. Bütün bu deneyimler sonucunda bir şeyin farkına varırız: ÖLÜM. Çünkü görürüz ki yıllar önce son kez gördüğümüz bu genç insanların tümü, yaşlanmışlardır veya değişime uğramışlardır (hatta ölmüşlerdir). Bu durum bize ölüm olgusunu hatırlatır ve rahatsızlık verir. İşte insanın, hayatında belli dönemlerde yaşadığı bu şok etkisine "uyanma deneyimi" adını vermiş Yalom.

Bugünlerde Facebook'ta ilkokul arkadaşlarımızı bulup, sonra da onların ne kadar da çok değiştiklerini görmemiz de bizim açımızdan bir uyanma deneyimidir. Dünyanın değiştiğini, değişimin bu kadar acımasız ve hızlı olduğunu görmek bizi farklı farklı uyanma deneyimlerine sevk eder ve hep içten içe ölümü hatırlatır.

Aslında ölüm fikriyle yüzleşmek çok da kötü değildir. Ölüm fikriyle gerçek anlamda yüz yüze gelmek, mesela ölümcül bir hastalığa yakalanmak, bizi hayata daha sıkı tutunmaya teşvik edebilir. "Uyanma deneyimi" aslında tam olarak budur. Örneğin bir insan huzurevine taşındığında, çok önemli bir ilişkisini sonlandırdığında, eşinin ölümüyle karşılaştığında... aslında yeni bir hayata adım atıyordur. Bu yeni hayat hem ölüm bilinciyle donatılmış, hem de hayattan zevk alma noktasında eskiye nazaran daha da iyileştirilmiş bir hayattır. Yalom bunu şöyle ifade ediyor:
Ölümle yüzleşmek anksiyete doğurur, ama aynı zamanda hayatı zenginleştirecek bir potansiyel de taşır. (Sayfa: 73)
Kitabın 4. bölümüne geldiğimizde Yalom'un tarihteki önemli düşünürlerin fikirlerini konu edinerek ölüm anksiyetesi üzerine çok başarılı bir şekilde durduğunu görüyoruz. Bu bölümde Yalom'un özel ilgi gösterdiği ve kitabının büyük oranda temelini oluşturduğu Epikouros'tan çok geniş bir şekilde bahsedilmiş.

Özetlemek gerekirse, Epikouros, felsefenin gerçek amacının insanı acıdan kurtarmak olduğunu söylüyor. İnsanı acıya sevk eden şeyinse her yerde ve her zaman var olan ölüm korkusu olduğunu belirtiyor. Aşırı dindarlık, aşırı zenginlik, güç ve onur kazanma ihtiyacının aşırılaştırılması gibi davranışların, ölümsüzlük kazanma ve öldükten sonra da dünyada varlığını sürdürebilme ihtiyacıyla ortaya çıktığını söylüyor. Yalom da kitabın ilerleyen sayfalarında Epikouros'un bu görüşüne binaen "Dalgalanma" adını verdiği, kendini geleceğe taşıma -yani bir nevi ölümsüzleşme- çabasına değinecektir.

Epikouros'un, ölüm anksiyetesini hafifletme hususunda "Ölümün Nihai Hiçliği" konusunu ele aldığını görüyoruz. Ona göre ruh ölümlüdür ve ölümle birlikte dağılır. Dağılan şey algılanamaz ve dolayısıyla öldüğümüz zaman, öldüğümüzün ve ölümün farkında olmayız. O, "Benim olduğum yerde ölüm yok, ölümün olduğu yerde ben yokum" diyerek, algılamamızın mümkün olmadığı ölüm duygusundan korkmamızın yersiz olduğunu savunmuştur.

Kitapta ilgimi çeken diğer bir şey, demin de belirttiğim gibi Yalom'un Epikouros'un fikriyatına dayanarak elde ettiği "Dalgalanma" başlığıydı. Burada Yalom, insanın bir varlık olarak kendinden sonra gelecek insanlar üzerinde dalga dalga etki yaratacağını söylüyor. Yani dingin suya bir damla su damlattığınızı düşünün. Oluşan dalgalar merkezden hızla uzaklaşır ve git gide yok olurlar. İşte insan, bu dalgaların merkezindedir. Her insan başlı başına bir merkezdir ama her insanın etki alanı birbirinden farklıdır. Dalgalanma isteği, insanın fanilik bilincinin bir yansımasıdır ve bu fanilik bilincini en alt düzeye çekme isteğinden ibarettir. Biz öldükten sonra bile, bir parçamızın, mesela fikirlerimizin veya eserlerimizin varlığını sürdürmeye devam edecek olması insanı rahatlatır. Ölüm hissiyatını en aza indirger.

Yalom, Epikouros haricinde Nietzche'den, Goethe'den, Schopenhauer'dan da bahsederek, ölüm fikrinin nasıl engellenebileceğini bolca örneklendirir. Ayrıca hastalarıyla olan deneyimlerini, terapi notlarını da büyük bir zevkle ve merakla okuyacağınızı düşünüyorum. Örneğin bu terapi notlarından birisi şöyle:
(Ölümcül kanser hastalarının yer aldığı ve genel olarak olumsuz ilerleyen bir grup terapisinde):

Ve sonra bir gün bir üye grubu bir duyuruyla açtı: "Her şeye rağmen hala başkalarına sunabileceğim bir şey olduğuna karar verdim. Örneğin, nasıl ölüneceğine ilişkin bir örnek olabilirim. Çocuklarıma ve arkadaşlarıma ölümle cesur ve vakur bir şekilde karşılaşmaları için model oluşturabilirim.
Ne kadar ilginç bir yaklaşım, ne kadar müthiş bir hayata tutunma örneği, değil mi? Kitap buna benzer birbirinden farklı birçok yaşanmış terapi anektotlarıyla dolu.

Irvin Yalom kitabında, kendisi hakkında da oldukça samimi itiraflarda bulunuyor. Bu itiraf ve bilgilendirmeler, kitabın okunulabilirliğini arttırdığı gibi, ikna ediciliğini de arttırmış. Yani Yalom'un bir psikoterapist olarak kendini okuruna (hastasına) açması, kendisi hakkında bilgi verip kendi deneyimlerini okurla (hastayla) paylaşması, okuma (tedavi) süreci boyunca okura (hastaya) bir hayli güven aşılıyor diyebilirim. Zaten kendisinin de bahsettiği üzere, bu "kendini hastaya açma" yöntemini, tedavilerinde de sık sık kullanırmış ve öğrencilerine de öğretirmiş.

Yalom'un okuyucuya anlattığı şeylerden birisi de, kendi ölüm anksiyetesinin üstesinden nasıl geldiği konusudur. Birçok alt başlık halinde anlattığı bu kurtuluş reçetesinden herkes kendine bir pay çıkarabilir.

Din konusunun, dini düşüncelerin ölüm duygusunu tetiklediğini söyleyen Yalom, hayatı boyunca hiçbir zaman dini inanca sahip olmadığını söylüyor. Din konusundaki fikirlerini özetlemek için sanırım şu cümlesini alıntılamak yeterli olacaktır:
Cemaatin bu kadar zalim, kibirli, kindar, kıskanç ve övgüye aç ilahi bir varlığa olan bağlılığına çok şaşırmıştım.
Kitabın son bölümüne geldiğimizde, Yalom'un psikoterapist adaylarına yönelttiği tavsiyeleri okuyoruz. Aslında bütün bu tavsiyeleri zaten bildiğimizi, çünkü kitabı okurken, Yalom'un kendi tedavi tekniklerini zaten okumuş olduğumuzu görüyoruz. Dolayısıyla bu bölüm, okuyucuya iyi bir tekrar ve bütünleme olanağı sunan bir bölüm olarak kitabı nihayete erdiriyor.

Bu kitabı niçin okumalısınız:
  1. Ölüm/ölümlülük konusundaki fikirlerinizi zenginleştirmek için.
  2. Yalom ve Epikouros başka olmak üzere, büyük düşünürlerin ölüm hakkındaki fikirlerini çok anlaşılır bir dille okuyup kavrayabilmek için.
  3. Psikoterapiye ilgi duyuyorsanız, bir terapinin nasıl gerçekleştiğini ve terapi esnasında nelerin yaşanabildiğini öğrenmek istiyorsanız.
  4. Birbirinden farklı onlarca normal insanın hayatına ve ölüm anksiyetesinin üstesinden nasıl gelebildiklerine tanıklık edebilmek için.
  5. Belki de benim gibi, Irvin Yalom ile ilk tanışmanızı gerçekleştirmek için okumalısınız. Diğer kitaplarını henüz okumadım fakat ilk okuduğum kitabı olan bu kitap, Yalom'la tanışmak ve onu sevmek için iyi bir fırsat.

İyi okumalar.

14 Mayıs 2012 Pazartesi

Kapital Manga Cilt: 1 - Karl Marx, East Press

Küçükken, Karl Marx'ın Kapital adlı kitabı gibi cilt cilt, kalın kalın kitaplar gördüğümüzde "tuğla gibi kitap" derdik. Hep korkardık bu kitaplardan. Çünkü ne zaman okumaya kalksak, 10 sayfa okuduktan sonra bıkacağımızı düşünür, hep kaçardık. Gözümüz korkardı. Hele ki içerisinde anlaşılması güç kavramlar ve uzun uzun cümleler yer alıyorsa, yüzüne bile bakmazdık. Böyle kalın kitaplar okuyabilenlere büyük bir hayranlık beslerdik.



Kapital'i okumak, büyük bir felsefi birikim, derin bir iktisadi bilgi ve sabır ister. Temelsizce yapılmış bir Kapital okumasından sonuç alınabileceğini düşünmüyorum. Kitabın (Kapital'in) herhangi bir cildine şöyle bir göz attığımızda bile bunu çok net anlayabiliriz. Her şeyden önce Kapital'i sindirerek okumak, zaman gerektiren bir şeydir. İnsanlar (ben de dahil olmak üzere) genelde okumaktan korktuklarından dolayı Kapital'i okumaya cesaret edemezler.

Kapital Manga, Kapital okumak isteyenlerin tüm bu korkularını azaltabilecek nitelikte bir kitap.

Kitap, kendi küçük imalathanesinde peynir üretimi yapan Robin adlı basit meta üreticisinin, Daniel adlı bir kapitalist (finans uzmanı) tarafından nasıl canavarlaştırıldığını ve sömürü çarkına dahil edildiğini anlatıyor. Kapitalist üretim sürecini, artı-değer teorisini, sömürüyü, kullanım değerini, emek gücünü, mübadele değerini, mal ve meta ayrımını çok güzel ve anlaşılabilir bir biçimde resmediyor.

Kitapta, kapitalist üretim sürecinin ne kadar acımasız (ve Marksist deyişleinsani-olmayan) tarzda işlediğini çok net görebiliyoruz.



Tamamı 192 sayfa olan kitap, bir solukta okunuveriyor. Yetişkinlerden ziyade, çocuklara okutulması daha iyi olur kanaatindeyim. Yayınevine sorduğumda kitabın ikinci cildinin muhtemelen Ocak 2010 civarında çıkacağını öğrendim. Haberiniz olsun! Şimdiden merakla bekliyorum.

İyi okumalar.

16 Nisan 2012 Pazartesi

Toplumsal Gelişmede Radyo ve Televizyon - Ünsal Oskay

Geçtiğimiz yıl vefat eden Prof. Dr. Ünsal Oskay’ın, 1971 yılında, henüz Ankara Üniversitesi Basın ve Yayın Yüksekokulu’nda asistanken kaleme aldığı bu kitabı, tam anlamıyla, döneminin iletişim sorunlarını da kapsayacak biçimde bir iletişim sosyolojisi çalışması niteliği taşıyor. Zaten bilindiği üzere Oskay iletişim alanında uzman olmakla beraber, aynı zamanda da toplumbilimci kişiliğiyle tanınan bir akademisyendi. Taa kırk yıl öncesinde Ankara’daki izbe bir matbaada basılan bu kitabı Beyoğlu’ndaki bir sahafta –tamamen tesadüf eseri- görüp almam büyük bir şanstı sanırım.

Toplumsal Gelişmede Radyo ve Televizyon / Geri Kalmışlık Açısından OLANAKLAR ve SINIRLAR - Ünsal Oskay
Hiç şüphe yok ki, kitle iletişim araçları (KİA), özellikle son 50-60 yıllık süreçte çok büyük bir güç haline geldi. Eskiden toplumu dengede tutan güçleri sayarken sadece yasamayürütme ve yargı diyip geçebiliyorduk ancak artık dengeler tamamen değişti. Öyle ki, medya, bunların yanında dördüncü bir kuvvet olmaktan çok, modern toplumun yasama, yürütme ve yargısı haline geldi. Bu kitap, 1970’li yılların hemen başında yazılmış olması itibariyle, kitle iletişim araçlarının kazandığı bu olağanüstü gücün oluşum aşamalarını yansıtması açısından oldukça önemli bir çalışma.

Kitapta radyo ve televizyonun (RTV) geri kalmış ülkelerin kalkınmalarında kullanılabilecek işlevsel bir araç olup olmadığı tartışmaya açılıyor. Oskay’ın kitabın önsözünde belirttiği üzere, kitabın yazılış amacı, RTV’nin bir kalkınma aracı olarak kullanılabilirliğini saptamak olarak özetlenmiş.

Bu kitabı okumadan evvel RTV’nin ve diğer medya organlarının (internet, yazılı medya vb.) toplumsal dönüşümü sağlayabilecek en önemli unsur olduğunu düşünürdum. Sadece medya kanalıyla halk büyük oranda bilinçlendirilebilir ve toplumsal gelişim sağlanabilir gibi bir yanılgıya sahiptim. Kitap bu düşüncelerimi yıkıp geçti. Çünkü toplumsal dönüşüm için yeterli tek dinamiğin, medyanın etkin kullanımı olmadığını anladım. Anladım ki KİA’nın toplumsal dönüşüm için faydalı bir araç olduğu su götürmez bir gerçekliktir ama bu, sınırlı bir gerçekliktir. KİA’nın yanı sıra o toplumun sosyoekonomik yapısı, KİA’yı kullanan toplumun niteliği gibi şeyler de büyük önem teşkil eder.

Devlet, radyo ve televizyonu bir kalkınma aracı olarak kullanmaya 1950’li yılların sonlarından itibaren başlıyor. Devletin yapmaya çalıştığı şey, özetle, RTV aracılığıyla halkı eğitmek (bir bakıma manipule etmek) idi. İlk olarak radyo aracılığıyla denenen bu toplumsal dönüşüm projesi, İstanbul Radyosu’nun devletleştirilmesiyle başlamış oluyordu. Radyonun devletleştirilmesindeki temel sebep, tek tip “milli” eğitimdi. Zamanla devlet kademelerinde bu işle ilgilenen Basın-Yayın ve Turizm Bakanlığı (1958) veTürkiye Radyo-Televizyon Kurumu (1965) gibi birimlerin kurulmasıyla beraber devletin radyo ve televizyona verdiği önem git gide artmaya başlamıştı. Keza televizyon aracılığıyla da halkın “eğitilebileceğini” anlayan devlet, 1966 yılında İkinci Beş Yıllık Kalkınma Planı’nda “milli güvenlik” bakımından televizyonun olumlu etkilerinin olacağını ve “milli ülkü ve düşünceleri” diğer devletlere tanıtmak için televizyonun dış politikada faydalı bir araç olabileceğini saptamış bulunuyordu. Tabi bu plan doğrultusunda devletin gerçek anlamda bir “eğitim”den çok, TV’yi millileştirip ideolojik bir aygıt haline dönüştürdüğünü çok net görebiliyoruz.

Devlet, RTV’yi ideolojik bir silah olarak halkına doğrulturken bir şeyi unutuyordu: Halkın eğitime muhtaç kesimi, yani devletin hedef kitlesi aynı zamanda yoksul ve çaresizdi, tek dertleri karınlarını doyurup yaşamlarını sürdürebilmekti. Yoksulluk içinde yaşamakta olan bu insanların çoğunun evinde ne televizyon ne de radyo vardı. Üstelik mevcut radyo yayınlarının teknik altyapısızlığı da bu yayınların bir toplumsal dönüşüm malzemesi olarak kullanılmalarını engelliyordu. Gelişmeye en muhtaç bölgeler olan köylerin radyo teknolojisinden yoksun olduğu bir dönemde devlet bu köyleri radyo yayınlarıyla eğitmeye çalışıyordu. Kendi toplumuna bu kadar yabancı bir devlet herhalde görülmemiştir. O yıllarda radyo teknolojisinin kullanımına ve yaygınlığına ilişkin bir fikir edinebilmek için aşağıdaki tabloları inceleyebilirsiniz:

Türkiye Köylerinde Radyo Alıcılarının Dağılımı (1966)
Türkiye'de Köylü Nüfusun Radyo Dinleme Yoğunluğu (1966)
Türkiye'de Tarımsal Bölgelerde Radyo Alıcısı Dağılımı (1966)
Köylerin, hatta ülkenin çoğu gerek yayın alanı dışında kalması, gerekse de radyo alıcısı satın alabilecek ekonomik güçten yoksun olması sebebiyle devletin bu “toplumsal dönüşüm” projesinden mahrum kalıyordu. Bu sorun, ileriki yıllarda da televizyon alıcısının azlığı sebebiyle tekrar ortaya çıkacaktı.

Kitaptan anlıyoruz ki, devlet, radyo ve televizyonu “eğitim amacıyla kullanmak” adı altında kitlelerin endoktrinasyonu için kullanmakla yetiniyor. Şu alıntı önemli:
359 sayılı Türkiye Radyo-Televizyon Kurumu Kuruluş Kanunu’nun 2. ve 5. Maddelerinde Kurumun “Yayın Hizmet ve Araçları” konusunda şu noktalar yer almaktadır:

a. Kurum, haber hizmeti görecektir,
b. Kurum, eğitici, öğretici, kültür ve eğitime yardımcı yayınlar yapacaktır,

c.
 Kurum, programları ile Anayasanın temel görüşlerini ve ilkelerini benimsetecektir,

d.
 Kurum, yayınları ile, Cumhuriyetin niteliklerini benimsetecektir.

e.
 Kurum, fikir, sanat, milli eğitim ve toplum kalkınması konularında programlar hazırlayacak, yayınlar yapacaktır. (s. 38)
Yukarda alıntıladığım bölümde özellikle c ve d maddeleri devletin RTV’yi ne amaçla kullandığına ilişkin önemli ipuçları veriyor. Bir diğer önemli unsur da bu maddelerin aslında toplumsal dönüşümü amaçlamaktan ziyade mevcut toplumsal yapıyı pekiştirme amacı taşıdığı meselesidir. Eğitimin “milli eğitim” olarak geçtiği bir kanun maddesinden herhalde aksini beklemek hata olurdu.

Yine, mesela Devlet Planlama Teşkilatı’nın 1963 yılında yayımladığı bir raporda en iyi öğretmenlerin radyo mikrofonları başına getirileceği ve bu sayede emek ve iş gücünden tasarruf ederek daha çok insana nitelikli eğitim verilebileceğinden söz ediliyor. DPT, başta da dediğim gibi, ülkenin büyük bir kısmında radyo teknolojisi bulunmadığını unutmuş olsa gerek ki, eğitim için hiçbir somut öneri ve uygulama getirmediği gibi tüm umutlarını radyoya bağlamış. Radyo, normal eğitim kurumlarına yardımcı bir araç konumunda olmalıyken, DPT ve diğer devlet kurumları tarafından okul ile bir tutulmuş ve hatta radyoya okulun yerine geçen bir rol biçilmiş. Sonuç, elbette ki başarısızlık.

Özellikle köylere yönelik olarak geliştirilen bu kalkınma projesinin gerçekleşememesindeki bir diğer sebep de, köylüyü mevcut sosyal yapıdan vazgeçirmek için hiçbir somut adım atmadan direkt olarak radyo kanalıyla beyin yıkama yoluna gidilmesidir. Çağdaş eğitim denen şeyin ancak ve ancak çağdaş bir toplumsal yapıda gerçekleşebileceği gerçeğini devlet unutmuştur. Kaldı ki köylere yönelik geliştirilen bu projenin “çağdaşlığı” da tartışmaya açılmalıdır. Çağdaş değerler olarak köylüye sunulan değerler nelerdir? Devlet, köylünün hangi alışkanlıklarını niçin yıkmak istemektedir? Devletin dayattığı ideolojik görüşün köylüye getirisi ve götürüsü ne olacaktır? Devlet gerçekten eğitim amacı mı güdüyor, yoksa manipulasyon peşinde mi? Bu soruların yanıtlarını herhalde az çok tahmin edebiliyorsunuzdur.

İkinci Beş Yıllık Kalkınma Planı’nda televizyonun eğitimdeki rolünün de önem kazandığını görüyoruz. Televizyonla ilgili öne sürülen şu görüşler oldukça çarpıcı:
(...)
g. Eğitimde fırsat eşitliği olmayan ülkemizde, televizyon ve radyo aracılığı ile “eğitim azınlığın yararlandığı bir imkan olmaktan çıkarılabilir... çoğunluğa mal edilebilir.”

h. Gelişmekte olan ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de televizyon sürekli eğitim kaynağı olacaktır. Televizyon, “toplumun yaşama koşullarını çabucak değiştirecek, köylerin ve köylülerin bilgi ve görgü ufuklarını genişletecektir.” (s. 50)
Bunların hiçbirinin gerçekleşmediği ortadadır. Her ne kadar TRT uzunca bir süre halkı bu planlar doğrultusunda “eğitmeye” çalışmışsa da, verim alınamadığını görebiliyoruz. Niçin bu planların verimli olmadığı ise Oskay’ın şu cümlelerinden anlaşılabilir:
Bunun [toplum psikolojisinin toplumsal dönüşüme hazır hale getirilebilmesinin] yapılması ise, yolu, suyu, okulu, geçinecek toprağı, yakınında “devleti” olmayan köye televizyon yayınında bulunmakla değil, toplumun ekonomik, toplumsal ve siyasal yapısını yeniden düzenlemekle; halkçı ve yenilikçi “devleti” taşraya kadar yaymakla gerçekleştirilebilir. (s. 52)
Özellikle TRT’nin kurulmasından sonra devlet RTV yoluyla planlı kalkınma çalışmalarına daha fazla önem vermeye başlıyor. Radyolarda ve televizyonlarda birçok eğitim programı yayınlanıyor. Özellikle çiftçilere yönelik tarım programları, eğitimsiz insanlara yönelik ilkokul düzeyindeki eğitim programları, dil eğitimine yönelik bazı programlar radyolarda yayımlanmaya başlanıyor. Ancak tüm bu çalışmalar, beklenen verimi sağlamamış ve hüsranla sonuçlanmıştır.

Başarısızlığın sebebi çok açık: Kitle haberleşmesinin toplum üzerinde tek başına yenileşme ve dönüşüm yaratması beklenmemeliydi. KİA, ancak diğer etmenlerin de bileşimiyle beklenen dönüşümü sağlayabilirdi. Oskay’ın da dediği gibi, yolu suyu elektriği olmayan köye radyo ve televizyon yoluyla tepeden inme bir anlayışla eğitim vermek hatalı bir politikaydı. Öncelikle devlet, bu köydeki mevcut sosyoekonomik sorunların üstesinden gelmek için politika üretmeli, mevcut toplumsal ilişkileri, üretim ilişkilerini, ekonomik ilişkileri düzenlemeye yönelik adımlar atmalı ve bu sayede köy halkına kendini kabul ettirmeliydi.

Oskay’ın bu incelemesi oldukça değerli; çünkü KİA’nın Türkiye’de devletin ideolojik aygıtlarından biri haline gelişinin ilk nüvelerini ve bu dönüşümün habercisi olan olayları bu kitapta okuyabiliyoruz. Radyo ve televizyon kurumlarının kuruluş ve devletleştirilmesi aşamalarını ve de bu araçların endoktrinasyon aracına dönüştürülmeleri sürecini detaylı bir şekilde görebiliyoruz. Devletin “eğitim” amacıyla yaygınlaştırdığı RTV’nin bugün ulaştığı düzey ortada. Kültür endüstrisinin kurbanı olan kitle iletişimi, bugün büyük oranda popüler kültüre hizmet etmekle meşgul. Halkı eğitmek bir yana, medya, halkı aptallaştıran bir kurum olarak varlığını sürdürmeye devam ediyor. Tüm bu sürecin izlerini bu kitapta bulabiliyoruz.

İletişim sosyolojisi çalışmak isteyen meraklılara duyrulur. Kitabın kaynakçası da oldukça zengin, incelemeye değer. Okumak isteyenler muhtemelen kütüphanelerden bu kitaba ulaşabilirler.

İyi okumalar.