1 Eylül 2010 Çarşamba

Trenin Tam Saatiydi - Heinrich Böll

Geçtiğimiz günlerde George Orwell'ın "Bin Dokuz Yüz Seksen Dört" adlı kitabını satın almak için Can Yayınları’nın Beyoğlu’ndaki dükkanlarına uğradım. Amacım kitabı indirimli olarak satın alabilmekti. Fakat öğrendim ki yayınevi sahipleri indirim uygulamasını kaldırıp yerine hediye kitap kampanyası başlatmış. En az 15-20 Lira civarı alışveriş yapanlara bir kitap da onlar hediye ediyormuş. İşte bu kitaba da, tamamen tesadüfen bu şekilde sahip oldum.


Kitabı okumadan evvel Heinrich Böll hakkında en ufak bir bilgim yoktu. Açıkçası bu yazardan haberdar bile değildim, tanımıyordum. Böll’ü böylesi bir tesadüf sonucu tanımak herhalde büyük bir şans oldu. Öğrendiğim kadarıyla, kitaplarında genellikle insanlığı ilgilendiren temel meseleleri (açlık, savaşlar, yoksulluk, vb.) eleştiri konusu yapan ve edebiyatla haşır neşir olduğu süreç boyunca tüm bu sıkıntılara karşı savaş vermiş bir yazarmış. Bu kitabında da savaşı ve beraberinde gelen psikolojik buhranları en sade şekliyle oldukça çarpıcı bir biçimde dile getiriyor.

Öncelikle belirtmem gerekir ki, anti militarist bir insan olarak Böll, İkinci Dünya Savaşı’nda piyade er olarak cephede savaşmak zorunda kalmış ve bu savaş esnasında, evlenmeyi düşündüğü kadından ve ailesinden ayrı düşmüş. O, birkaç yıl süreyle hiç sevmediği ve hatta nefret ettiği bir savaşın aktörü olmak zorunda kalmış. Bu kitap, yayımlanan ilk kitabı olarak 1949 yılında (yani İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ertesinde) yazılmış. Dolayısıyla kitapta savaş karşıtlığını en gerçekçi halini ve savaştan yeni çıkmış bir erin yaşadığı ruhsal çöküntüyü tüm gerçekliğiyle görebiliyoruz.

Savaş karşıtlığı ya da daha genel bir ifadeyle anti militarizm; kitabın temel meselesi bu. Alman ordusunun çökmeye başladığı bir dönemde cepheye katılma emri alan Andreas adında gencecik bir askerin yaşadığı dramı anlatıyor. Andreas emir üzerine derhal kendisini cepheye götürecek olan trene biner ve trendeki diğer askerlerle birlikte günlerce sürecek olan bir yolculuğa başlamış olur. Roman bu tren yolculuğunu, yani cepheye savaşmaya giden gencecik askerlerin ruhsal durumlarını, üzüntülerini, bunalımlarını ve korkularını işliyor. Başta Andreas olmak üzere trendeki bütün askerler savaşa değil, ölüme gittiklerinin farkındalar. Romanın her sayfasında bu farkındalığı hissedebiliyoruz. Yakında öleceğini bilen Andreas sürekli “Yakında... Yakında...” diye sayıklayıp duruyor: “Yakında öleceğim.
Hiçbir şey söylemeyenlerin sessizliği korkunç bir şey. (...) Toptan yitip gitmiş olduklarını bilenlerin sessizliği bu. (s. 17-18)
Ve bir alıntı daha:
Yazdı, bahçelerde altın sarısı yemişler, tarlalarda yazın kavurduğu kara-yanık cılız tahıl; er meydanında bir kahraman olarak ölmek kadar nefret edeceğim şey yoktu; bir şiiri hatırlatıyordu bu bana, oysa ben bir şiirde ölür gibi ölmek istemiyordum, bu boktan savaşın reklam resimlerindeki gibi kahramanca bir ölümle ölmek istemiyordum... (s. 32)
Kitabı okurken aklıma hep Nevzat Çelik’in “Şafak Türküsü” adlı o destansı şiiri geldi. Bir idam mahkumunun çaresizliğini, gururunu ve öfkesini anlatan o büyük şiirin bir benzeriydi sanki bu roman. Ve sanki üstteki alıntıda bahsedilen şiir, Böll’den yıllar sonra yaşayacak olan bu büyük şairin şiiriydi. Böll sanki Şafak Türküsü’nü okumuş ve ona atıfta bulunmuştu. Bilmeyenler için aktarayım; o müthiş şiirinde ölüme gidişini şöyle ifade ediyor Nevzat Çelik:
tören adımlarıyla ölmek
ne garip şey anne
kanlı karanlık bir oyunda baş oyuncuyum
bütün gözler üstümde

ölmek ne garip şey anne
artık duvarları kanatırcasına tırnağımla
şaşkın umutlu şiirler yazamayacağım
mutlak bir inançla gözlerimi tavana çakamayacağım
baba olamayacağım örneğin
toprak olmak ne garip şey anne
ceplerimde el yerine balyoz taşırken
korkunç bir merakla beklerken kurtuluş haberlerini
ve yüreğimin ırmakları taştı
taşacakken
ölmek ne garip şey anne
Bir idam mahkumu ve bir savaş mahkumu hemen hemen aynı duyguları hissediyorlar. Çünkü ikisi de hayatlarının en güzel döneminde hiç istemedikleri bir sonla yüzleşmek zorunda bırakılmışlar: ÖLÜM. Neyse ki bu iki büyük yazar da kaçınılmaz bir son olarak gördükleri ölüm badiresini bir biçimde atlatabildiler ve bizlere bu güzel eserleri sunabildiler. Bizler bu şiirleri, romanları okurken bile dehşete kapılıyorken, onlar tüm bunları yaşarken acaba bu korkunç hisle nasıl başa çıkabiliyorlardı? Gerçekten, tüm bunları düşünmek bile kabus gibi.

Kitaba dönecek olursak, kısacası, Almanya adına savaşması için cepheye gönderilen bir askerin ölüme gidişinin ve çok yakında öleceğinin farkında oluşunun hikayesini okuyacaksınız bu kısa romanda. Son günlerde ülkemizde de hızla çoğalan anti militarist hareketin ve savaş karşıtlığının da pekiştiricisi olabilecek nitelikte bir kitap olduğunu düşünüyorum. Bana kalsa herkes okumalı, eşine dostuna okutmalı. Toplamda 119 sayfadan oluşuyor. Kolayca okunabilir. Zaten oldukça sürükleyici ve okudukça merak uyandırıcı bir kitap olduğu için bir çırpıda bitiveriyor.
(...) Yakında öleceğim; daha savaş içinde. Barış nasıl bir şeydir bilemeyeceğim. Yok barış. Hiçbir şey yok artık, ne müzik... ne çiçek... ne şiir... insanlar sevinemeyecek artık; yakında öleceğim.
Bu yakında, bir gök gürültüsü gibidir. Bu sözcük fırtınayı ateşleyen bir kıvılcım gibidir, birdenbire saniyenin binde biri içinde bütün yeryüzü bu sözcükle aydınlanır.
(...) Geleceğin yüzü yok artık, gelecek herhangi bir yerden kesilip atılmış, bunu düşünüp durdukça o yakın’a ne kadar yakın olduğunu daha iyi anlıyor. Yakında öleceğim; bir yılla bir saniye arasında kesinleşecek bir gerçek bu. Artık düş kurmaya yer yok... (s. 9)
İçinizdeki anti militarist cehverin hiç sönmemesi dileğiyle.

İyi okumalar.