8 Ekim 2009 Perşembe

Medya Eleştirisi ya da Hermes'i Sorgulamak - ÖZGÜR ÜNİVERSİTE KİTAPLIĞI

Bir süredir medya ve iletişim üzerine okuma yapmaya çalışıyorum. Bu konuda yazılan kitapların birçoğu akademik nitelikte olduğu için, sürekli akademik kitaplar okumak durumunda kalıyordum. Onlar da genelde yüksek perdeden yazıldıkları için beni sıkıyorlardı.

Özgür Üniversite tarafından hazırlanan bu kitabı sahaflarda gördüğümde heyecanlandım; çünkü bu kez gerçekten muhalif bir kitapla karşı karşıya olduğumu hissediyordum. Özgür Üniversite bildiğiniz gibi YÖK'e bağlı olmayan fakat akademik faaliyet yürüten kurumlardan birisidir. Şimdilerde açılan Nazım Hikmet Marksist Bilimler Akademisi gibi bir kurum.. Dolayısıyla bu kitabın da, muhalif ve derinlemesine bir medya eleştirisi olması yönüyle diğer kitaplardan ayrılan bir yönü var.



Kitabın isminin "Medya Eleştirisi ya da Hermes'i Sorgulamak" olmasının sebebi oldukça manidar. Hermes, Grek panteonunda "tanrıların ulağı" olarak bilinir. Yani, tanrılar aleminde tanrıların iletişim kurmasını sağlayan tanrıdır. Zeus'un diğer tanrılarla olan iletişimini sağlar. Fakat ilginçtir ki o, karakteri itibariyle bugünün medyasıyla birçok konuda parallellik gösteriyor. Her şeyden önce Hermes hayata hırsızlıkla başlamıştır. Henüz bir (1) günlük bebekken, kardeşi Güneş Tanrısı Apollon'un sığırlarını çalmıştır. Olay ortaya çıkınca Baş Tanrı Zeus'un mahkemesinde, sığırları kendisinin çalmadığına dair yalan yeminde bulunmuştur. En sonunda da kardeşi Apollon'un kalbini kazanabilmek için ona kaplumbağa kabuğundan bir gitar yapmış ve sığırlarına da el koymuştur. Kapitalist medyanın da bir yalan imparatorluğu olduğu düşünülürse, Hermes ile bugünkü medya arasındaki paralellik çok net ortaya çıkacaktır.

Hermes sadece yalancılıkla, hırsızlıkla vs. itham edilmiyor. Olympos ziyafetlerinde başta Zeus'a olmak üzere, diğer tüm tanrılara da sık sık hizmet ederken görülüyor. Tüccarlarla da sıkı ilişkiler kurmuş. Kitapta kendisi için aynen şöyle yazıyor:
Söz tanrısı, hile, yalan tanrısı, beklenmedik servetlerin tanrısı, tüccarların ve hırsızların koruyucusu, ama özel mülkiyetin gözeticisi, altın sopasıyla insanları uykuya daldırıp uyandıran, eşyanın biçimini değiştiren, olayları çarpıtan tanrı, Olympos'un uşağı... Tanrılar pazarında medya için bundan daha uygun bir tanrı bulmak mümkün mü?
Başta da belirttiğim gibi, kitap, medyayı sol bir bakış açısıyla ele alıyor. Kitapta kültürel emperyalizm konusuna oldukça fazla yer ayrılması boşuna değil! Kültür emperyalizmini tanımlarken, bugüne dek okuduğumuz o yüksek perde tanımlara nazaran daha sert ve gerçekçi bir yaklaşım sergiliyor. Kültürel emperyalizmi, Yeni Dünya Düzeni'nin yaratmaya çalıştığı dünya modeli doğrultusunda solun bertaraf edilmesi ve işlevsizleştirilmesi olarak görüyor. Yani kültür emperyalizmi bir yandan medya aracılığıyla solun dilini bozmakta, öte yandan da yine medya aracılığıyla emperyalist güçlerin insanlık dışı politikalarına karşı insanları duyarsızlaştırmaktadır deniliyor. Hepimiz hatırlıyoruz ki yakın dönemde gerçekleşen Irak Savaşı (II. Körfez Savaşı) canlı yayınlarla tüm dünyaya izlettirildi. Bombalanan şehirler, adeta bir bilgisayar oyunu oynanırmışçasına cam ekrandan tüm dünyaya ulaştırıldı. Halbuki o esnada binlerce insan ölüyordu ama uyuşmuştuk bir kere!

Kapitalist sistemin yayılma ağı olarak medyayı kullanması, kitabın bir diğer önemli konusu. Kültür endüstrisi kapsamında ele alınan bu sorun, şu müthiş tespitle taçlandırılıyor:
Geçici olanı öven medya kültürü, ABD kapitalizminin köklerini yansıtır.
İşte tam da bu noktada, Jean Baudrillard'ın simülasyon kuramı devreye giriyor. Geçici olanı yansıtan medya, aslında bir simülasyon dünyasıdır. Bu simülasyon medya aracılığıyla karşılıklı iletişimi değil, tek taraflı dayatmayıgeliştirmiştir. Sokaktaki binaların duvarlarından tutun da, odalarımıza dek her yanımızı dolduran iletiler gerçek bir iletişimden çok, yalan imparatorluğununideolojik bombardımanıdırlar. İnsanlar maruz kaldıkları yoğun medya terörü yüzünden düş görme güçlerini yitirmektedirler. Halbuki insanlık bugüne dek eleştirel yeteneği ve düş görme kabiliyetiyle dünyayı değiştirebilmiştir. İşte kültürel emperyalizm ve kültür endüstrisi, el ele verip bu kabiliyeti bizden çalmak istiyorlar.

Devletin ideolojik aygıtlarından biri haline gelen medya, toplumsal manipülasyon için biçilmiş kaftan halini almıştır. Burjuvazinin çıkarları doğrultusunda ve resmi ideolojinin gerektirdiği biçimde hareket eden medyanın, halk için yaptığı tek şey kapitalist sistem propagandasıdır. Zaten medya burjuvazinin çıkarlarına değil de halkın yararına yayın yapsaydı şaşırmamız gerekirdi. Aydın Doğan'ı düşünelim. Kendisi bir medya patronu olarak birçok televizyon kanalına, gazeteye, dergiye, radyoya sahip. Tam bir medya imparatoru... Fakat kendisi yalnızca medya işiyle uğraşmıyor. Her sektöre bulaşmış, her yerde bir uzantısı var. Bu adamın tarafsız bir medya yaratması beklenebilir mi? Kendi şirketleriyle ilgili olumsuz haberleri gazetelerinde ve televizyonlarında yayımlaması beklenebilir mi? Trakya Üniversitesi'ndeki değerli hocam Nur Yılmaz Ercin'in bir lafı vardı: "Basın özgürlüğü yalnızca medya sahiplerinin sahip olduğu bir özgürlüktür.Medyanın gerçek anlamda özgür olabilmesi için, medya sahibinin yalnızca bu işi yapıyor olması gerekir."

Medya neticede kapitalist grupların malıdır. Dolayısıyla kapitalist yapının yeniden üretilmesine ve emekçi yığınların sürüleştirilmesine hizmet eder. Aynılaştırılmış tek tip itaatin yaratılmasına ön ayak olur. Kaldı ki medyanın kapitalist sistem uğruna metalaştıramayacağı şey yoktur. Fanatik adlı gazetenin küçük çocuk pipisi teşhir ederek oluşturduğu reklam filmleri hala bir korku filmi gibi hafızama yer etmiş vaziyette durmaktadır. Sarı lacivert renklere boyanmış çocuk pipisi görüntüsü gözümün önünden gitmiyor! Aydın Doğan'ın sol kesimi kontrol altına almak için yayımladığı Radikal gazetesininKarl Marx'ı metalaştıran reklam filmleri hala hafızalarımızdadır.

Görüyoruz ki medyanın işi dezenformasyon üzerine kurulu bir kültür endüstrisi yaratmaktır.

65. sayfada şöyle bir paragraf var, çok sert bir eleştiri ancak oldukça haklı:
Özetle kapitalist sistem, medyasıyla kendi aklını ve iğrençliğini bir kez daha yaratmıştır. Yalnız, yarattığı bu iğrenç akıl, felsefi-teorik-ideolojik olarak yetersizdir. İnsan üzerinde yarattığı etki; düşünsel değil duygusal, bilimsel değil ütopik, üretken değil boyun eğdiricidir. Medya, didaktik niteliğini yitirmiş, ilişki yalnızca finans kapitali genişletmeye, emperyalist formasyonla insan zihninekendi maddi çıkarlarını genel çıkar olarak işleyip yabancılaşmanın köklerini yaymaya yarayan toplumsal bir araç haline gelmiştir. Düşünsel, felsefi derinliği, bütünselliği olmayan bir ideoloji, korkunç kudretteki medya olanakları ile gücünün ötesinde bir etki yaratabiliyor. Kapitalizm, bireyi yabancılaşmanın içine atmış, yaşamı kocaman bir yanılsama haline getirmiştir. Yabancılaşma ise, bireyi türlü yozlaşmanın içine sürüklemiştir.
Kitapta Zeki Müren ve Mirkelam; reklamcılık ve promosyoncu gazetecilik gibi konular da ele alınıp yoğun eleştirilere tabi tutuluyor. Zeki Müren ve Mirkelam, medyanın yarattığı ve yine medyaya hizmet eden insanlar olarak tanıtılıyor. (Bu kısmı uzun uzun anlatmaya üşendim. Çünkü hem güncelliğini yitirmiş bir bölüm, hem de yukarda anlattıklarımı bütünleyici bir özelliğe sahipti. O yüzden gerek duymadım.)

Kısacası medya, "rızanın üretilmesine" olanak sağlayan bir araç olarak ele alınıyor.

Kitabın yazarları sırasıyla şöyle: Faruk Arhan, Temel Demirer, Umur Hozatlı, Özgür Orhangazi, Sibel Özbudun.

Farklı ve etkili bir medya eleştirisi okumak isteyenlere şiddetle tavsiye ederim. Kitabı Beyoğlu Aslıhan Pasajı'ndaki sahaflarda rahatlıkla bulabilirsiniz.

İyi okumalar!

28 Ocak 2009 Çarşamba

"Sosyoloji" - MARCEL MAUSS & PAUL FAUCONNET

Sosyoloji biliminin manifestosu olarak görülen bu metin, 1901 yılında yazılmıştır. Sosyolojiyi "bir bilim olarak" anlamak ve yorumlayabilmek açısından Anthony Giddens'ın "Sosyoloji: Kısa fakat eleştirel bir giriş"'iyle birlikte literatürde çok önemli bir yere sahiptir. Dilimize Ümit Meriç tarafından çevrilen metnin orijinal adı la sociologie, objet et méthode'dur.


Marcel Mauss

Metnin yazarlarından Marcel Mauss'un Durkheim'in yeğeni, Fauconnet'in ise felsefe eğitimi gördükten sonra sosyal bilimlere yönelen bir Durkheimcı olduğunu belirtmekte fayda var.

Manifesto niteliği taşıyan bu makale oldukça sade ve anlaşılır bir dille yazılmış. Bu yüzden sosyoloji bilimine giriş yapmak isteyenler için bir hazine niteliği taşıyor denebilir. Sosyolojinin insanlar üzerinde yarattığı izlenim genelde "korkutucu, zor, anlaşılması güç" gibi kavramlar altında şekilleniyor. Halbuki bu metin, tüm bu yanlış anlaşılmaları yenip sosyolojinin insanlara anlatılması ve tanıtılması açısından oldukça basit ve faydalı gözüküyor. Zaten sosyolojinin manifestosu olarak görülmesinin sebebi, biraz da budur:Anlaşılabilirlik ve sadelik.

Makalede sosyolojinin konusu tartışmaya açılıyor ve "sosyal olay" kavramı üzerinde uzunca durulup sosyolojik metot nasıl olmalıdır sorusuna geliniyor. Makaleden kısa kısa notlar aktaracağım:
Sosyal olaylar tabiîdir ve tek kelimeyle anlaşılabilir olaylardır. Gabriel de Tarde, sosyal olayları taklit yoluyla yayılan, kişilerin bireysel davranış ve düşünceleri olarak tanımlamıştır. Tarde, bu yaklaşımıyla fert psikolojisinden ayrı bir sosyoloji kurulmasını imkansız kılmıştır. Mauss buna karşı çıkar ve grupların "grup" olmalarından doğan ve bireylere değil de bütünüyle gruba ait sosyal olayların varlığından söz eder.

Bir kalabalığın, bir yığının tek tek kişiler gibi hissetmediğine, hareket etmediğine çok defa dikkat edilmiştir. Örneğin aile, lonca, millet gibi toplulukların tıpkı fertlerinki gibi birer "ruhu" vardır.

Sosyolojinin esas konusu kolektif alışkanlıklar ve onların sürekli olarak geçirdiği değişimlerdir. Sosyal tabiat kendini bazı davranışlar, bazı fikirlerle ifade eder. Kişi bunları kendisinin yarattığını sanır, oysa onlar mutlak suretle dışardan emredilmişlerdir. İşte sosyal olayları diğer olaylardan ayıran özellik bu dıştan geliştir. Kolektif alışkanlıkların özelliklerinden biri de fertlerin olayları kendilerinden önce biçimlenmiş, "tesis edilmiş" olarak bulmalarıdır. Bu tesis edilmiş şeyleri müessese olarak adlandırabiliriz.

Sosyal olay, grupların grup halindeki hayatlarının tezahürleridir. Genel olarak insan doğası üzerine söylenen görüşlerle açıklanamayacak kadar karmaşıktırlar.

Sosyolog ve tarihçinin sosyal olaylara bakışları farklıdır. Sosyolojinin tarih felsefesinden doğduğunu söyleyebiliriz. Fakat sosyolog, olayların tam bir açıklamasını yapmadan onları tasvir etmeye kalkan tarihçinin aksine aklı doyuran bir izahın peşindedir. Olaylar arasında basit nedensellikler değil, anlaşılabilir münasabetler bulmak ister.

Toplumun psişik hayatı, ferdin psişik hayatından çok başkadır. Fakat bu iki cins bilinç arasında bir kopuş yoktur. Fert şuurundan kolektif tasavvurlara geçiş bir yığın aracı basamak vasıtasıyla olur.
Makalenin "Sosyolojide Metot" başlıklı bölümüne kadar olan kısmında genel olarak bunlardan bahsediliyor. Sosyal olayların diğer bilimlerdeki olaylar gibi basit bir determinizm çerçevesinde anlamlandırılamayacağı, her olayın kendine has bir karakteri olduğu üzerinde duruluyor. Kolektivitenin varlığı ve kolektivitenin kendine has bir psikolojik sürece sahip olduğu anlatılıyor. İnsanın, içine doğduğu çevre tarafından şekillendirildiği, o çevredeki müesseseler tarafından donatıldığı ve hayatını bu eksende sürdürdüğü söyleniyor.

Sosyolojik metodun anlatıldığı bölümdeyse aldığım notlara göre şunlar anlatılıyor:



  1. Kavramların tarifi önemlidir. Doğru ve objektif bir tarif sosyolojinin en önemli unsurlarındandır. Çünkü sosyolojide kavramlar önemlidirler, herhangi bir yanlış anlaşılma ya da kavramlara yüklenen farklı anlamlar sosyolojiyi etkisizleştirebilecektir.
  2. Sosyolojide "fotoğrafı çekilecek hazır olaylar" yoktur. Sosyoloji olayları tasvir etmekten çok, onları yapmak, inşaa etmek zorundadır.
  3. Sosyoloji sadece kavramlar üzerinde durup olayları sıralamakla yetinmez, onları rasyonel bir sistem haline getirmekle de uğraşır. Olaylar arasında bağ kurmaya ve böylelikle olayları anlamlandırmaya gayret eder.
  4. Sosyolojide varsayımlar ilmîdir. Açıklayıcıdırlar, niçin ve nasıl sorularıyla olaylara yönelirler.
Çok kaba hatlarıyla aktardığım bu makale elbette benim anlatımım kadar kötü ve üstü kapalı bir makale değil. Okunması oldukça zevkli ve sürükleyici bir metin.

Bu makaleyi niçin okumalısınız:
  1. Sosyoloji biliminin ortaya çıkışını ve sosyolojinin diğer bilimlerden ayrılarak kendi başına bir bilim halini alış sürecini merak edenler için eşsiz bir kaynaktır.
  2. Sosyolojinin ne olup ne olmadığını anlatan en sade ve anlaşılır metinlerden biridir.
  3. Sosyoloji bilimine giriş yapmak isteyenler için çok iyi bir başlangıç noktası olabilir.
  4. Sosyolojiyle ilgilenenler için ufuk açıcı, fikrî gelişim sağlamaya yönelik temel bir metindir.
Bildiğim kadarıyla bu metin, herhangi bir kitabın içersinde yer almıyor. Benim elimde bir fotokopisi mevcut. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Dergisi için 1968 yılında Ümit Meriç tarafından çevrilmiş ve yayımlanmış. Bu dergiye muhtemelen fakültenin kitap satış noktasından ulaşabilirsiniz.

Keyifli okumalar.