24 Mart 2010 Çarşamba

Ago Paşa'nın Hatıratı - Refik Halid Karay

Refik Halid Karay okumalarına bu kitapla birlikte başlamış bulundum. Karay’ın siyasi taşlamalarını, kısa öykülerini ve denemelerini (gazete yazılarını) içeren bu kitabını, 1920’li yılların İstanbul’una dair çok hoş gözlemler sunması açısından önemli buluyorum. Kitapta okuduğumuz kısa kısa metinler sayesinde kentin sosyal yapısı ve gündelik hayatı hakkında bilgi edinebiliyoruz. Diğer taraftan da Karay’ın ustalıkla kaleme aldığı hiciv ve taşlamaları okumak bir hayli eğlenceliydi. Kitabın tamamı 1920-1922 yılları arasında yazılan yazılardan oluşuyor.


Ago Paşa’nın Hatıratı”, 1922 yılında yazılmış kısa bir öykü. Aynı zamanda kitabın da ilk öyküsü. Başlıkta adı geçen Ago Paşa aslında bir papağan. Yani kendisine ne öğretilirse onu tekrar eden bir kuş Ago Paşa. Maalesef ki yaşadığı yıllar, cumhuriyet öncesinde Osmanlı’nın son dönemlerine rastlıyor. Oldukça çalkantılı, siyasi söylemin sürekli değiştiği, bir gün “hürriyet” çığlıkları atılırken diğer gün “şeriat” nidalarının yükseldiği bir dönemde yaşıyor Ago Paşa. Doğası gereği her söyleneni ezberleyip tekrarlayan bir kuş olduğundan, etrafından duyduğu bu sözler yüzünden başı pek çok kez belaya giriyor. Önce “Yaşasın millet!” demeyi öğreniryor. Sonra “Padişahım çok yaşa!” Başka bir gün “Yaşasın İttihat ve Terakki” demeyi öğreniyor... ve bu böyle sürüp gider. Ago Paşa her seferinde söylem değiştirmek zorunda kalır. Ordan oraya satılır, birçok siyasi hareketin maskotu haline gelir. Adeta ortalık malıolur. Ago Paşa her devrin adamıdır. Siyasi iktidarın ve gücün mikrofonu gibidir. Başı çoğu kez belaya girer, sahibini de hep zor durumda bırakır.

Okulda bir hocamız, “Modern Türkiye’nin Oluşumu” adlı bir derste bu öyküyü günümüze uyarlamamızı ve günümüzde yaşanan siyasi çekişmeler üzerinden öyküyü uzatmamızı istemişti. Keyifli bir çalışma olmuştu, kitabı okuyanlara öneririm.

Kitaptaki ikinci öykü, o dönemin Ankara’sını hicveden “Hülya Bu Ya...” adlı öykü. Konusu, Karay’ın ifadesiyle “Bir Amerikalı seyyahın Ankara’ya dair müşahedatı (gözlemleri)” olarak özetlenebilir. Öykü’nün yazıldığı tarih 5 Temmuz 1922. Bilindiği üzere 23 Nisan 1920’de Ankara’da Büyük Millet Meclisi kuruluyor ve başkentin yavaş yavaş Ankara’ya taşınması süreci başlatılmış oluyordu. Öykünün yazıldığı tarihte Ankara henüz resmi olarak başkent değilse bile BMM’nin Ankara’da yer alması sebebiyle tüm dünyanın dikkati bu kentte yoğunlaşmıştı. Karay bu öyküsünde Ankara’nın “mükemmelliğinden” dem vurup kenti yoğun bir eleştiriye tabî tutuyor.

Meyvelere Dair” ve “Sebzelere Dair” adlı iki deneme yazısıyla sürüyor kitap. Batıcı etkilerden pek hazzetmediği belli olan Karay, şöyle diyor:
Hoş bütün dolmalarda, kabak, yaprak, domates, patlıcan, biber, balık, tavuk dolmalarında bir şaşkınlık ve bir memnuniyetsizlik hali vardır; bilmem bu cihete siz de dikkat ettiniz mi? Bana öyle gelir ki sebze, balık veya tavuk, hiçbiri, hatta kaz ve hindi bile dolma olmaktan memnun değildirler. Öyle içlerinin açılarak birtakım ecnebi maddeler ile tıka basa doldurulması istiklal ve milli fikirlerini rencide ettiğinden midir, yoksa yabancılar tarafından ve izdivaç vaadiyle haysiyeti ihlal edilmiş zavallılar gibi karınları şişirilmiş ve münasebetsiz bir şekle sokulmuş oldukları için midir ne, her cins ve her nevi dolmada muhakkak bir teessür [üzüntü] ve tahayyür [şaşkınlık] hali sezilir.
Kitabın devamında sırasıyla “İşrete (İçki içme, içki alemi), İkbale (yüksek bir makama erişmiş olma durumu) Dair”, “Parasızlığa Dair” ve “Suya Sabuna Dair” adlı denemeler yer alıyor. Bu son denemede ağırlıklı olarak döneminhamamları konu ediliyor. Hamamların sosyal yapısı üzerinden bir toplum eleştirisi dile getiriliyor. Şöyle diyor Karay:
(...) Beraber bulunduğun şu çıplak kubbe altı adamları çıkınca ne libasa bürünecekler, başlarına kallavi pamuk mu geçirecekler, yoksa kadife şapka mı; dizlerine çuha potur mu takacaklar, yoksa atlar çakşır mı anlamak kabil olmuyor. Ne asrı, ne sanatı, ne seviyeyi gösteren kimsede bir alamet yok... Çok defa içeride efendiden zannettiğim dışarıda hamal çıktı, bey farz ettiğim seyis! Politikada da böyle olurdu, ya açıkça adam zannettiklerim hükümette hem kel hem fodul çıktı... İnsan hamamda elbisesizliğe aldırmıyor, dışarıda da elbiseye...”
Kitap buna benzer birçok deneme ve öyküyle sürüp gidiyor.

Kitabın geri kalan kısmında en çok hoşuma giden bölümleri,

1920’li yılların Kadıköy’ünü adeta resmetmiş olan “Kadıköy’ünü Takdir”, Batılılık peşinde koşarken kendi kültürüne yabancılaşan kent soylu “elit” tabakanın, genç bir kadın üzerinden yoğun biçimde topa tutulduğu “Küçük Hanımefendi İle Sohbetler”, kadınlarla alışverişe çıkmanın güçlüklerini müthiş bir mizahi üslupla anlatan “Hanımlarla Gezintiler” (ne ilginçtir ki bundan 90 yıl önce de aynı güçlükler mevcutmuş) ve sivrisineklerle ilgili olarak “Sivrisinekler Kulağımıza Ne Der?” adlı bölümlerdi.


Refik Halid Karay’ın dönemin alışkanlıklarını, toplumsal ritüellerini, ahlaki ve sosyal yapısını gayet başarılı bir şekilde anlattığı bu kitap oldukça başarılı bir taşlama ve mizah kitabı özelliği taşıyor. Geçmişe keyifli bir pencereden tanıklık etmek isteyen okuyucular için birebir. Kitabı yaklaşık iki günde bitirdim. Dili çok güzeldi ve oldukça da akıcı bir kitaptı. Tavsiye ederim.

Keyifli okumalar.

Hiç yorum yok: